Türkiye’de başörtüsü sorununun yoğun yaşandığı sancılı 80’li, 90’lı yılları bir düşünün. Üniversite kapılarında başörtülü genç kızlar sınavlara alınmıyor, derslere sokulmuyor, hatta bazı fakültelerde “türban” bahanesiyle mezuniyetleri engellenip hayalleri çalınıyordu.

O dönemde başörtülü öğrenciler özellikle de İmam Hatip Okulları öğrencileri bilinçliydi. Davaları hayatlarının merkezindeydi. Bir üniversitede başörtülü bir öğrenci oladursun kısa sürede benzer hassasiyetlere sahip arkadaşlar edinerek bir dayanışma ağı oluşturuyordu.

Laik kesim bu bilinçli çocuklar nedeniyle çocuklarını okullara göndermekten çekiniyordu. Zamanla bu korku, siyasal ve toplumsal baskıya dönüştü. İmam hatip okullarının kontenjanları daraltıldı, mezunları üniversitelerde katsayı engeliyle karşılaştı, atamaları zorlaştırıldı. Yapabildikleri kadar bu okulların ve öğrencilerinin önünü kestiler.

Fakat devran döndü. Bugün aynı korkuyu dindar kesim yaşıyor. Dindar kesim çocuklarını okullara göndermekten çekinir oldu. Neredeyse başörtülü gönderdikleri çocuklarının zamanla kendilerini açtıklarını görür oldular. O eski bilinçli nesil yoktu artık.

Müfredatın seküler olması, ahlaki değerlerin erozyona uğraması, gençlerin erken yaşta maruz kaldığı cinsel içerikli yayınlar, özgürlük adı altında sunulan teşhir kültürünü elbette ki göz ardı etmiyoruz ama iğneyi de kendimize batırmamız gerekiyor. Laik tayfanın bugün İmam Hatiplerden hiç korkmaması ve bizim de bu okulların artık içlerinin boşaltıldığını söylememizi es geçemeyiz.

Çocuklarımızın inançlarını ve iffetlerini koruyamama endişesini taşımıyor muyuz?

Soğuk bir kış gününde kayınbabamın babasının pencereden, lise çağındaki baldırı çıplak kızlara bir şeyler söylediğini gördüm. Daha sonra sorduğumda, “Kızlara bacaklarının üşüyüp üşümediğini sordum” demişti.

Kayınbabamın babasının bu basit sorusu, aslında derin bir vicdanın ve geleneksel hassasiyetin ifadesiydi.

Şimdi aynı hassasiyetin daha hikmetli versiyonuna bakalım: Genç bir kız vücudunu fazla belli eden kıyafetlerle bir bilgenin bulunduğu bir dükkâna girmiş. Bizim bilge, sakin bir şekilde kendisini salmış kıza baktıktan sonra oturmasını rica etmiş. Kadın oturunca bilge adam, ona hayatında unutamayacağı bir ders vermiş: “Hanımefendi! Allah’ın bu dünyada değerli kıldığı her şey örtülüdür, onları görmek ya da bulmak zordur. Elmaslar nerede bulunur? Yerin altında, kaya katmanlarının arasında, örtülü ve korunmuş halde.

İnciler nerede bulunur? Okyanusun derinliklerinde, güzel bir istiridye kabuğunun içinde örtülü.

Altın nerede bulunur? Yerin derinliklerinde toprakla örtülü. Bunlara ulaşmak için çok çalışmak, derin kazmak, sabır ve emek gerek. Vücudun da değerlidir. Sen elmastan, inciden, altından daha değerlisin. Bu yüzden sen de örtülü olmalısın. Değerli madenlerini altın, elmas ve inciler gibi örtmelisin. İnsanlar bu inci elmaslara ulaşmak için yıllarca çalışmak durumunda kalacaklar. Ailenle evlilik için temas kuracaklar. Seninle sözleşmeler imzalarlar. Ama eğer madenlerini açıkta bırakırsan, her zaman birçok yasadışı madenci çekersin. Onlar gelip, sömürür, bedava olarak o zenginlikleri alır ve Allah’ın sana verdiği değerli mallardan seni mahrum bırakır. Hiçbir emek, hiçbir sözleşme olmadan… Sadece anlık zevk için.

Bu hikâye, kadının değerine, iffetine ve toplumsal ahlâka dair bir metafordur da. Değerli madenler neden örtülüdür? Çünkü değerleri, onları korumakla doğru orantılıdır. Elması toprağın üstüne bırakırsan, herkes alır, kırar. İncileri okyanusun derinliklerinden çıkarmak zahmetlidir. Bu zahmet, o incinin kıymetini artırır. Aynı şekilde kadının vücudu da bir hazine gibidir. Onu örtmek, onu ucuzlaştırmamak, herkesin anlık hevesine açık hale getirmemektir”

90’lı yıllarda başörtüsü mücadelesi veren genç kızlar, işte bu hikmetin farkındaydı. Onlar sadece bir bez parçası için değil, kendi değerlerini, geleceklerini ve evlatlarının ahlakını ve geleceğini korumak için direndiler. Bugün ise aynı hikmeti, tersine bir korkuyla yaşıyoruz. Çocuklarımızı okullara gönderirken “Acaba iffetleri zedelenir mi?” diye endişeleniyoruz. Çünkü teşhir kültürü, sosyal medya, diziler ve reklamlar yoluyla “açık olma”nın normalleştirildiği bir çağdayız. Baldırı çıplak kızlara “üşüyor musun?” diye soran kayınbabamın babasının yerini, “özgürsün, istediğini giy” diye teşvik eden bir kültür aldı. Dün yasaklarla engellenemeyen o bilinç, bugün özgürlük illüzyonu içerisinde kan kaybediyor maalesef.

Bilgemiz bize bir hayat dersi vermişti. Değerli olan her şey örtülüdür. Elmas toprağın altında, inci kabuğun içinde, altın kayanın derinliğinde… Kadın da öyle. Onu örtmek, onu aşağılamak değil, onu yüceltmektir. Onu açıkta bırakmak, değerini yok etmektir. Çocuklarımızı bu bilinçle yetiştirmeli, okullara korkarak değil, bu hikmeti taşıtarak göndermeliyiz. Eğer bir genç kız, örtünün sadece bir gelenek değil, Allah’ın ona bahşettiği paha biçilemez bir hazinenin muhafazası olduğunu idrak ederse hiçbir seküler rüzgâr onu yerinden sökemez.