Türkiye Cumhuriyeti: Adı her ne kadar Cumhuriyet olsa da, cumhurun iradesini ve bazı temel haklarını gasp üzerine kurulmuş ve darbecilerin yapmış oldukları anayasasında ırkçı öğeler de barındırması nedeniyle toplumsal barışını sağlayamamış bir devlet…
Suriye Arap Cumhuriyeti: Yüzlerce yıl süren Osmanlı hâkimiyetinden sonra İngiliz ve Fransızların işgalini yaşamış… Son 50 küsur yılını baba-oğul Esed’lerin Baas Rejimi ve son on küsur yılını da iç savaşlarla geçirmiş… Ve 1924’ün Sonbaharında Beşar Esed’in kaçmasından sonra kurulmuş, ama rejimi de, istikameti de henüz muğlak olan ve aynı zamanda kısmen işgal ve kısmen iç çatışmalar yaşayan bir devlet…
SDG: Kendisini “Suriye Demokratik Güçleri” olarak tanımlayan ve haddizatında PKK’nın Suriye’deki kolunu temsil eden, Marksist-Leninist bir dünya görüşü doğrultusunda Sosyalist bir Kürdistan kurmak iddiasında olan, bu amaç için her türlü şiddeti meşru gören, silah ve lojistik desteğini ABD ve diğer bazı ülkelerden karşılayan bir örgüt…
Amma ve lakin…
Evet, amma ve lakin her üçünün de tabanları Müslümanlardan oluşmaktadır. Yani Arapların, Kürtlerin ve Türklerin %99’u Müslümandır. Ülkeler bazında ise, Türkiye’nin %99’u ve Suriye’nin de %75’i Müslümandır. Fakat sözün burasında bilmemiz gereken gerçekliğimiz, biz Müslümanların çoğunluk olmamızın anılan iki devletin rejimlerinin ucuz bekçileri ve anılan örgütün ucuz militanları olmaktan öte bir kıymet-i harbiyemizin olmadığıdır. Elbette ki, sayıları az olmakla birlikte inançlarının gereğini yapma çabası içinde olanlarımız var, ama geriye kalan çoğunluktan kimisi Milliyetçilikle, kimisi Devletçilikle ve kimisi de kendilerine altın tepside sunulacak bir Kürdistan hayaliyle derin bir gafletin ve dalaletin içindedir.
Halimizi tasvirden sonra gelelim ülkelerimizin neden tehdit ve işgal edildiğine ve bu tehdit ve işgale karşı neler yapmamız gerektiğine…
Şimdi “Büyük Ortadoğu Projesini hepimiz biliyoruz” diyecek oldum, ama vazgeçtim. Çünkü olaylar ve bu olaylara karşı sergilediğimiz duruş da gösteriyor ki, bildiğimiz, sadece projenin adıdır, içeriği değil… Projenin içeriği, projeye konu olan ülkelerin dini, mezhebi ve etnik aidiyetlere göre parçalanmalarıdır. Ki bu ülkelerden ikisi de Türkiye’dir.
Bu projenin sahibi ve uygulayıcısı ABD olduğuna göre, Suriye’yi işgal etmiş olmasının ve bu arada kirli işlerinin bir kısmını SDG’ye ve bir kısmını İŞİD’e gördürmesinin nedeni de Suriye’yi planladıkları gibi parçalamak değil mi?
Diyelim ki, SDG’nin yeterince ucuz olan militanlarından başka kaybedeceği bir şey yok ve buna karşılık Suriye’nin parçalanmasından kendine bir pay düşeceği aşkıyla ABD’nin bir dediğini iki etmiyor.
Peki, Türkiye’ye ve Suriye’ye ne oluyor ki, kendilerini parçalamaya kastetmiş ABD’ye karşı birlik olacaklarına, ABD’nin suyundan gitmeye özen gösteriyorlar.
Eğer Türkiye ve Suriye de, ABD’nin bugün kendilerinden istediği tavizleri vermekle onun şerrinden korunacaklarına inanıyorlarsa, bizi zor günlerden de öte çapını bilemediğimiz felaketler bekliyor demektir.
Uzaklara gitmeye gerek yok. ABD’ye güvenenler, ABD’nin kendilerine Saddam’ınkinden daha iyi bir son düşünmediklerini de bilmeliler.
Sonuç olarak, Türkiye, Suriye ve SDG’nin yapmamaları gereken hata, ABD’ye güvenmektir. Çünkü ABD’nin Suriye’de tesis etmek istediği şey barış değildir! Çünkü ABD’nin Suriye’de istediği şey, şimdiye kadar mağdur olan Kürtleri haklarına kavuşturmak değildir. Çünkü ABD’nin amacı, “israil’in Güvenliği” bahanesiyle bölge ülkelerini israil’e diz çöktürmektir. Bütün bu emellerini gerçekleştirmenin yolu da ülkelerimizi parçalamaktan geçiyor.
Şimdi söz Türkiye, Suriye ve SDG’de. Bakalım, aklıselimde ve dolayısıyla adalette mi karar kılacaklar, yoksa ABD’nin kendileri için yazdığı fermanın altına mı imza atacaklar?