NATO hakkındaki hayalimiz başka idi, ama gerçek başka oldu…

Sizler de İncirlik, Eskişehir, Diyarbakır, Kürecik ve diğerleri NATO’ya yetmedi, şimdi de Adana’da, ‘Çok Uluslu Kolordu Karargâhı’ ve Beykoz’da da “Deniz Unsur Komutanlığı” mı kuruluyor, diyorsunuz.

Bunlar hayallerimize ve en önemlisi de ülkemize saplanan birer hançer değil de nedir?

Yaşları yetenlerimiz her Müslüman ve her vatanperver gibi Erdoğan’ın da hayalinin NATO’suz bir Türkiye olduğunu bilirler. Çünkü NATO, şimdiye kadarki pratiğiyle, ABD’nin emrinde ve dahi bir HAÇLI ORDUSU olduğunu hiçbir şüpheye yer bırakmayacak kadar ispatlamış olmanın yanı sıra, resmi müttefiki olmasına rağmen Türkiye’deki darbelerde de dahli olan bir yapıdır… NATO, aynı zamanda sömürgeci Batının vurucu gücüdür. Erdoğan’ın da bu gerçeklerden hareketle bütün gücünü NATO’suz bir Türkiye için kullanması gerekirken, Türkiye’yi NATO’nun sınır içi ve sınır dışı operasyonlarının karargahına dönüşmesiyle sonuçlanacak adımlar atması, tasvip edilemez.

Adana’da kurulacak NATO Karargâhının gerekçesini – hedefini bir daha okuyalım: “Ortadoğu başta olmak üzere Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Kuzey Afrika'dan kaynaklanacak tehditlere karşı ittifakın caydırıcılığı ve savunma kapasitesini artırmak.”

Şimdi elimizi vicdanımıza koyup soralım: Örtük olarak anılan ülkelerden hangisi Türkiye için bir tehdittir? Az çok tarih bilgisi olanlar ve aklını kullananlar bilirler ki, Türkiye’nin NATO’ya alınmasının – Türkiye’yi NATO’ya dâhil etmenin gerekçesi de hiçbir gerçekçi temele dayanmıyordu! Güya Rusya’nın her an ülkemizin bir kısmını işgal etme ve Boğazlardan sıcak denizlere inme hamlesini yapma tehlikesi vardı ve ancak NATO’nun himayesine girdiğimizde bu tehlikeden emin olabilirdik.

Kimisini Müslüman ve kimisini vatanperver bildiğimiz medyadaki şahsiyetlerin de hükümetin Türkiye’yi NATO’nun sınır içi ve sınır dışı operasyonlarının karargâhı yapmasına ses çıkarmamaları üzücüdür ve üzücü olmanın da ötesindedir.

İster istemez insanın aklına geliyor, acaba Erdoğan ve hükümeti hangi şantajları ve baskıları göze alamadılar ki, birkaç adım sonrasında Türkiye’yi savaşın içinde görecek kadar tehlikeli olan bu yeni anlaşmaları yaptılar?

İSLAM ÜLKELERİNİN LİDERLERİ HAYIR DİYEMEDİKLERİ SÜRECE

Bu ikinci başlık, Mahathir Muhammed ile Shintaro Ishihara’nun birlikte kaleme aldıkları “Hayır Diyebilen Asya” adlı kitaptan mülhemdir.

Anılan şahsiyetler, özetle şunu söylüyorlardı: “Asya, kendi öz imkânlarıyla Batı'nın ekonomik, siyasi ve kültürel tahakkümüne karşı ayağa kalkabilir ve direnebilir. Ki bunun ilk adımı da HAYIR DİYEBİLMEK idi.

İslam Ülkelerinin liderleri sergiledikleri – sergileyecekleri duruş bakımından bir yol ayrımındadırlar. Öyle bir yol ayrımı ki, sergileyecekleri bu duruş nedeniyle gelecek kuşaklar tarafından ya dua ya da lanetle anılacaklardır. Sadece liderler değil, onların duruşlarını tasvip eden halkları da o şekilde anılacaklar…

Çünkü dindaşlarımıza soykırım yapılıyorken –kaldı ki, mazlumun dini sorulmaz-, İslam topraklarının bir kısmı işgal edilmiş ve bazı beldelerimiz de saldırılara uğruyorken, her gün yüzlerce kardeşimiz tecavüzlere uğruyor ve öldürülüyorken, yöneticisinden yönetilenine kadar biz Müslümanlar çok kötü bir sınav veriyoruz.

Batılılar bizleri hem sömürüyorlar ve hem de etmedikleri hakaret bırakmıyorlar! Neredeyse babalarının çiftliği gibi kullanmadıkları kaç İslam Ülkesi vardır? Üstüne üstlük bir de hakaret etmiyorlar mı? Örneğin, Trump’un tehdit etmediği, aşağılamadığı ve hakaret etmediği bir İslam Ülkesi lideri var mı? Bir lider kendilerine boyun mu eğmedi? Gazze, Yemen, İran ve Lübnan örneklerinde olduğu gibi yapmadıkları vahşet kalmıyor.

Sonuç: Böyle geldi, ama böyle gitmemeli! Liderlerimiz Batı Boyunduruğuna HAYIR diyemiyorsa, biz o liderlerimize HAYIR diyebilmeliyiz, DEMELİYİZ! Aksi halde biz de onların narına yanar ve zilletlerinin ortağı oluruz…