Geçen bir haftayı İstanbul’da geçirdim. Görüşebildiğimiz dostlarla hasbihal ettik, hasret giderdik.

Önce İstanbul hakkındaki gözlemlerimi arz edeyim…

İstanbullular kızmasın, ama ben İstanbul’u İstanbullulardan ayırıyorum. Şöyle ki: İstanbul’u avcının tuzağına düşmüş bir ava veya paha biçilemez yükleriyle seyrediyorken, haramilerin saldırısına uğramış bir kervana benzetiyorum. İstanbul için bunun adı, Başkan Erdoğan’ın deyimiyle ihanettir. İşte benim de üniversite okumak için 80’li yıllarda gelip gördüğüm İstanbul’un değişmeyen hali budur. Yani kesintisiz devam eden ihanet…

Hatırlarsanız, Belediye Başkanlığı yaptığı yıllardan başlayarak, hükümetinin ilk on yılına kadar İstanbul’a devrim derecesinde hizmetler yapan Recep Tayyip Erdoğan bile İstanbul’a ihanet ettiklerini bir değil, birkaç kez söyledi.

İstanbulluların bu ihanete cevapları CHP – Ekrem İmamoğlu oldu. İmamoğlu da şaşırtmadı ve Nurettin Sözen’in kaldığı yerden devam etti.

İmamoğlu’nun ilk döneminde İstanbul’da yaşadığım için biliyorum. Taş üstüne taş koymadığı ve hatta mevcut imkânları dahi hakkıyla ve layıkıyla değerlendirmediği halde ikinci kez seçilmesinin nedeni, AK Parti’nin kendisinden beklenen güveni verememiş olması idi.

Bendenize göre, herkesten çok AK Parti’yi düşündürmesi gereken nokta ise şudur:

CHP, İstanbul’u da hızla İzmirleştiriyor olmasına rağmen, İstanbullular AK Parti’ye yönelmiyorlar – yönelemiyorlar. Çünkü AK Parti’ye baktıklarında, kendilerini CHP’ye mahkûm edenleri veya onları aratmayanları görüyorlar.

İstanbullular da hakkı ve adaleti değil, hain de olsa kendilerinden olanı tercih ettiklerinden, nice imparatorluklara başkentlik yapmış ve nice medeniyetlere öncülük etmiş İstanbul için parlak bir gelecek görülmüyor.

Haramları Görünür Kılan Ve İçselleştiren Müslümanlar

İstanbul’da kaldığım bu bir hafta içinde dikkatimi çeken diğer bir konu da, başörtülü Müslümanların inançlarının hilafına olan halleri ve davranışları oldu. Toplu taşıma araçlarında, parkta, yolda ve kısaca görünür olan yerlerde karşı cinsleriyle kucak kucağa olan ve öpüşen başörtülüler. Nikâhlı bile olsalar bu fiilleri işlemelerine dinen bir cevaz var mı?

Bana öyle geldi ki, bu başörtülülerin kendileri de bu eylemlerinin evvela kendi inançlarına ve saniyen toplumun genel geçer değerlerine karşı bir çeşit meydan okuma ve bir isyan olduğunun bilincindedirler. Başörtülülerin kendilerine yakışmayan diğer bir davranışları da Ramazan ayında dindaşları oruçlu iken, yiyip içmelerini de geçtik, sigara tüttürmeleridir. Hâlbuki inançlarına ve dindaşlarına saygılı olmaları gerekmez mi?

Mesela, rahibelerin başörtüsü ile Müslüman kadınların başörtüsü kendi bağlamında birer dini emirdir ve dolayısıyla bir kutsallığı da var. Katolikler hariç, diğer mezheplerdeki rahip ve rahibelerde evlenmek vardır. Bir rahibenin karşı cinsi ile sokakta, parkta, toplu taşıma araçlarında ve kısaca görünür yerlerde kucak kucağa oldukları ve öpüştükleri vaki değildir.

Bütün bunlardan da daha vahim olanı ise, erkeği ve kadınıyla ezici çoğunluğumuzun gördüğümüz bu ve benzer yanlışlara – haramlara hikmet ve güzel söz ile müdahale etmek yerine, sessiz kalmamızdır. Bu sorunlarımızı ivedilikle gündemimize almalıyız…

Son olarak “Gazze Barış Konseyi” ve ABD’nin İran’a tehditleri

Düşünün, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin soykırımcı olarak mahkûm edip tutuklama emri çıkardığı Netanyahu bu konseyin bir üyesi ve başkanı da soykırım ortağı Trump. Türkiye de konsey üyesidir, ama Gazze’ye asker gönderecek ülkelerden değil. Gazze’ye asker gönderecek ülkeler Endonezya, Fas, Arnavutluk, Kosova, Kazakistan, Mısır ve Ürdün’dür. HAMAS ile en yoğun teması olan konsey üyesi Türkiye olduğuna göre, mücahitleri silah bırakmaya ikna etme görevi Türkiye’ye verilmiş olmalı. Konseyin görevi, Gazze’yi Filistinlilerden alıp israile teslim etmek.

Bugünlerde gözler bir de ABD ne zaman İran’a saldıracağında…