Bugünkü yazımız, dinde kardeş olduklarınıza yükümlülüklerini hatırlatan yalın bir özeleştiriyi de içermektedir.

Çünkü emperyalistlerin yeni oyunlarına ve yeni saldırılarına karşı inançlarının kendilerine emrettiği gibi bir duruş sergilemeleri gerekirken, bu kardeşlerimiz hatalarını tekrarda ısrar ediyorlar; haddizatında emperyalistlerin bize dayatmış ve aynı zamanda kabul ettirmiş oldukları ırkçı ve baskıcı rejimlerin payandalığını yapıyorlar. Ama içine düşürüldüğümüz ve geçen yüz yıl içinde yüz binlerce canımıza mal olan bu girdabı kavramak ve buradan nasıl çıkabileceğimiz üzerine kafa yorabilmek için başa gitmemiz gerekiyor. Bu da bize karşı topyekûn saldırılara gecen Batılıların ülkelerimizi işgal etmelerinin yanı sıra başta milliyetçilik olmak üzere çeşitli ideolojileri de dayattıkları süreçtir. Burada bir zamanların Osmanlı Dünyası ile sınırlı konuşacak olursak, Birinci Dünya Savaşı'nın galiplerinin, sınırlarımızı çizmek, istedikleri rejimleri ve ideolojileri bize kabul ettirmek konularında da başarılı olduklarını görüyoruz. İsteyip de başaramadıkları bir konu varsa, o da şudur: Milliyetçilik konusunda Araplar ve Türkler üzerinde elde ettikleri başarıyı Kürtler üzerinde elde edememek... Örneğin, bazı Arap ve Arap olmayan figürler üzerinden Araplara ve Mustafa Kemal ve başka şahsiyetler üzerinden de Türklere milliyetçiliği aşılayabildiler ve kendilerine dayattıkları rejimler vasıtasıyla kendilerine payanda yapabildiler, ama Kürtlerde her ikisinde de başarısız oldular. Fakat bu başarısızlıklarının intikamını Kürtlerden almaları çok acı oldu; Kürtleri, sınırlarını ve rejimlerini yine kendilerinin belirledikleri malum dört ülke arasında paylaşmak ve onların zulümlerine yem etmek...

Aslında Araplar ve Türkler de tıpkı Kürtler gibi Müslüman idiler ve kolay teslim olduklarını söylemek de haksızlık olur. Ancak dirençleri uzun soluklu olmadı ve dediğimiz gibi milliyetçiliğe ve devletçiliğe yenik düştüler. Yani inançlarının emrettiği gibi din kardeşlerinin haklarını koruyacaklarına ve rejimlerin etnik aidiyet üzerinden yaptıkları zulümlere karşı koyacaklarına, aktif veya pasif, ama sonuçta inançta kendilerinin de düşmanı olan rejimlerin yanında oldular. Belki bunun kadar kötü olan diğer bir durum da, şu veya bu şekilde ortağı oldukları bu zulümlerin üzerinden yüz yıl geçtiği halde, kayda değer bir özeleştiri yapmamış olmalarıdır. Burada sözü Türkiye'ye ve Müslüman Türk kardeşlerimize getirelim ve kardeşçe soralım: Kendilerini Müslüman olarak tanımlayan kaç tane Türk aydını ve akademisyeni, alimi - din adamı, siyasetçi... ve sanatçı, Kürtlerin gasp edilen hakları konusunda inançlarının gereğini söylemiş ve yapmıştır? Allah’ın, "benim ayetlerimden ve işaretlerimden biridir" dediği dil yasağına, yani Kürtçe'nin yasağına karşı koyan kaç tane Müslüman Türk aydını, akademisyeni, alimi, siyasetçisi... ve sanatçısı vardır? Hatta kendilerini Müslüman olarak tanımlayan ve her fırsatta yeri göğü inletircesine, "Kürt kardeşlerimiz" diye çığıran milletvekilleri bile Kürtçe'yi hala "bilinmeyen bir dil" olarak kayıtlara geçirmiyorlar mı?

Kürtlere milliyetçiliği aşılamada başarısız olan rejimlerin onların başına sosyalizmi musallat etmeleri sürecinde de Müslüman Araplar ve Müslüman Türkler yükümlülüklerini yerine getirmediler. Mesela, hala su soruları kendilerine sormuş değiller: 40, 50 yıl öncesine kadar Allah'ı inkarın istisna olduğu Kürt toplumunun bu son yarım yüz yıl içinde başta sosyalizm ve milliyetçilik olmak üzere İslam dışı inançlara sapmasında bizim payımız, ihmalimiz nedir? Allah'ı inkâr edenler Kürtlerin gasp edilen haklarının ancak sosyalizm ile elde edileceğine dair onları ikna ederken ve Kürtlerden yüz binlercesini sempatizan ve on binlercesini de silahlı militan olarak devşirebilirken, bizler de inancımız gereği olarak Kürtlerin haklarını mı savunduk, yoksa gasıp rejimlerin yanında mı olduk?

Ve gelelim bitmemiş hesapların yeniden görüldüğü ve yeni kartların karıldığı bugünlere...

ABD, BOP'un Suriye ayağında son aşamaya gelmiştir. Yani Suriye'yi etnik, mezhebi ve dini aidiyetler üzerinden bölüp parçalamak...

Bunun zararını kimlerin göreceğini söylemeye gerek var mı? Tabii ki, yine Müslümanlar, yani Araplar, Kürtler ve Türkler. Peki, başlarındaki bu tehlike Demokles'in Kılıcı gibi sallanıyor olduğu ve başlarına düşmesi an meselesi olduğu halde, anılan halklar, daha doğrusu onları temsil makamında olan meclisleri, yapıları ve liderleri adalet ortak paydasında uzlaşabiliyorlar mı?

Şu hale bakın ki, eline fırsat geçtiği an, Filistinlilere yaptığının aynısını Kürtlere yapacak olan israil, Kürtlerin hamiliğine soyunmuş ve kendisine inandırdığı Kürtler de az değil. Ve diğer bir hami de, israilden beter olan ABD! Bu iki vahşi güçten medet uman Kürtlerin gerekçeleri de acayip mi, acayip: "Tamam, israil ve ABD de katil, işgalci ve daha fazlasıdırlar, ama en azından bizi hala haklarımızı gasp edenlerin pençesinden kurtaracaklar."

Bir o kadar acayip olan diğer kesim de Kürtlere hala içi boş kardeşlikle gidenler ve gasp edilen hakları iade edeceklerine, gaspta ısrar edenlerdir.

Sonuç olarak, Arab'ı, Kürt'ü ve Türk'ü ile önümüzde bizi felaha erdirecek tek bir seçenek var: Adalet ortak paydasında buluşmak. Bazıları zulümde ısrar edecekler, ama en azından biz Müslümanların imanımız kadar emin olmamız gerekir ki; kurtuluşumuz, ne içi boş kardeşlik teranelerinde ve ne de bize tahakküm eden Kemalizm’de, Milliyetçilikte ve Sosyalizmdedir...

Görmek istemiyoruz, ama asıl sorunumuz, çoğumuzun inandığımızı söylediğimiz değerlerle savaşıyor olmasıdır. Bir Müslüman düşünün ki, Allah'ın ayetlerinden olan bir dili yaşatmak için mücadele vermesi gerekirken, bu ayeti yaşatmanın milleti böleceğine ve devleti parçalayacağına inanıyor...

"Ey iman edenler, iman ediniz! "