Alimlerimiz…
Evet, alimlerimiz peygamberlerin varisleri mi, yoksa her biri içinde yaşadığı ülkenin tağuti rejiminin bel’amı mı? Kaç tane alimimiz hakkı söylemeyi makamında kalmaya tercih ediyor?
Liderlerimiz…
Evet, adaleti zulmünü geçen kaç tane liderimiz var veya adaleti zulmünü geçen bir liderimiz var mı?
Görüyoruz ve iliklerimize kadar yaşıyoruz ki, alimlerimizin toplamı bel’amdan bir abide iken, liderlerimizin toplamı da zulümden bir abide…
Ve biz Müslümanlar…
Evet, bizim de toplamımız, alimlerimizin ve liderlerimizin ortalamasıdır.
Peki, ya bu özlü tanımın istisnası olan alimlerimiz ve liderlerimiz var mı? Peki, biz Müslümanlar her birimiz bu tanımın neresindeyiz? Ve bu soruların imamesi öneminde olan bir soru daha: Yukarıda geçen soruların cevabını bilmeyenimiz var mı?
Bu soruların cevabı Gazze’dir. Bu soruların cevabı İran’dır. Bu soruların cevabı, Lübnan, Sudan ve kısaca bütün İslam beldeleridir. Bu soruların cevabı, mukaddesatımıza hakaret ve ırzımıza tecavüzdür! Bu soruların cevabı da, kimi beldelerimizin düşman işgalinde ve tağutların tahakkümünde olması ve kimi beldelerimizi de yekdiğerimize yaptığımız zulümlerin sahnesine dönüştürmüş olmamızdır…
Çünkü aliminden liderine – yöneticisine ve bireyine kadar biz Müslümanların sözlerine ve eylemlerine rengini veren şey vahiy değildir. Eğer söz ve eylemlerimize rengini veren şey vahiy olsa idi, olmasında hiçbir dahlimizin bulunmadığı milliyetimizi dinimizin önüne geçirip milliyetçilik yapar mıydık? Eğer söz ve eylemlerimize rengini veren şey vahiy olsa idi, haddizatında Kur’an’dan ve sahih sünnetten anladığımız çabanın adı ve dinin yorumu olan mezhebimizi Allah’ın hükümlerine öncelemek suretiyle mezhepçilik yapar mıydık?
İstisnalarını tenzih ederek söyleyelim; bir tarafta malum eleştirileriyle birlikte Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Aişe validemiz ile kardeşlik hukukunu özenle koruyan Hz. Ali ve diğer taraftan anılan ashaba hakareti inanç haline getiren ve Sünnileri Müslüman görmeyen Şiiler.
Yine istisnalarını tenzih ederek söyleyelim; bir tarafta “Ehli Kıble tekfir edilemez” diyen Ehli Sünnet Alimleri ve diğer tarafta Şiileri sapık ve hatta kâfir gören Sünniler…
İşte küffar, yıllardır Sünni ve Şii, Arap ve Türk gibi ayrımlar yapmaksızın bütün Müslümanlara soykırım derecesine kadar zulüm ediyor olmasına rağmen müttehid, müttefik ve muvahhid olamıyorsak eğer, sebebi bu zaaflarımız ve bu sapmalarımız değil mi?
Ve şimdi gelin alimiyle, yöneticisi ve yönetileniyle hep birlikte kendimize soralım: Tağutların korkusuyla nereye kadar? Trump’ların ve Netanyahu’ların korkusuyla nereye kadar?
İşgal ve tehdit altında olmayan bir tane beldemiz olmadığı gibi, petrolünden doğal gazına kadar düşmanlarımızın gasp etmediği ve üzerinde kısmen ya da tamamen söz sahibi olmadığı bir zenginlik kaynağımız da yoktur. Ve düşmanlarımızın değişik tonlardaki sesi olan medyamız…
Bir Afgan şairin dediği gibi, “ben yara almışım… Sen yara almışsın… O yara almış… Biz yara almışız… Ama ölmemişiz!”
Sonuç olarak, biz de düşmanlarımızın tehditlerine, soykırımlarına ve envaiçeşit vahşetlerine rağmen… Dilsiz şeytanlardan olmayı tercih eden alimlerimize rağmen… Ve zulümleri adaletlerini boğan yöneticilerimize rağmen kıyamdayız ve “hasbunallah ve nimel vekil” diyoruz.
Gerçi gazetemize bildirmedim, ama hepinizden helallik dileyerek yazılarıma bir süre ara vermek istiyorum. Allah küresel ifsada ve istikbara karşı küresel mukavemetimizi daim ve muzaffer kılsın. İnşallah en kısa zamanda ve yeniden beraber olmanın dualarıyla…