Geldik yine o malum aya… Temmuz ayı demek, milyonlarca araç sahibi için yine o meşhur Motorlu Taşıtlar Vergisi (MTV) çilesi demek. "Bugün öderim, yarın öderim" diye ertelemeye gelmez; süresini bir kaçırdın mı, devlet anında gecikme zammını bindiriyor, borç dağ gibi katlanıyor.
Zaten millet olarak geçim derdiyle, hayat pahalılığıyla boğuşuyoruz; bir de durduk yere faiz yüküyle belimizi bükmeyelim, ödemeleri zamanında aradan çıkarmakta fayda var.
Ama asıl mesele sadece bu ay ödeyeceğimiz MTV değil. Asıl can yakan mevzu, Türkiye’de bir otomobilin artık resmen "tekerlekli bir vergi dairesine" dönüşmüş olması.
Bugün bir niyetlenip araba almaya kalksan, daha bismillah deyip direksiyona oturmadan devlete çalışmaya başlıyorsun.
Önce bir ÖTV tokadı yiyorsun, yetmiyor, o ÖTV’li fiyatın üzerine bir de KDV ekleniyor. Yani araba daha bayiden çıkmadan, tekeri asfalta değmeden, parasının yarısından fazlasını devlet zaten kasaya koyuyor.
Biz araba değil, devlete ortak alıyoruz sanki!
Kısacası; teker döndükçe sayaç yazıyor, vergi dönüyor!
Aracı trafiğe çıkardın, bitmiyor...
Bu sefer "Ver bakalım yıllık MTV’yi" diyorlar.
Depoyu doldurmaya akaryakıt istasyonuna yanaşıyorsun; pompada gördüğün fiyatın asıl yükü ne benzin ne motorin, yine ÖTV ve KDV!
Sanayiye gidip iki bakım yaptırsan KDV, teker eskidi lastik değiştireyim desen KDV, parça değişecek olsa KDV...
Muayene istasyonuna gidiyorsun, orada bile KDV pusuda bekliyor. Zorunlu trafik sigortasını saymıyorum bile, onun içinde de vergi gizli.
Vergi tabii ki olacak, devlet yol yapacak, hizmet getirecek, buna lafımız yok. Ama vergi dediğin adalete göre olur; kimin gücü neye yetiyorsa ondan alınır.
Bizdeki sistem ise kazançtan değil, tamamen harcamadan, vatandaşın cebinden çıkandan besleniyor. Tarlasında traktör süren çiftçi de ekmek teknesi kamyonetiyle rızkını arayan esnaf da sabah işe gitmek için dolmuş parasından kısıp araba alan memur da aynı ağır yükün altında eziliyor.
Üstelik bu yük sadece arabası olanı vurmuyor ki!
Nakliye maliyeti arttıkça, kamyoncu mazota, vergiye para yetiştiremedikçe ne oluyor? Pazardaki domatesin, marketteki sütün fiyatı fırlıyor.
Yani arabası olmayan Ayşe Teyze de Mehmet Amca da market kasasında bu arabaların vergisini dolaylı yoldan ödemiş oluyor.
Enflasyon dediğin canavar tam da buradan besleniyor.
İşin en çok da canı sıkan, insanı düşündüren tarafı ne biliyor musunuz?
Vatandaş arabayı alırken, sürerken, deposunu doldururken, tamir ettirirken harıl harıl vergi ödüyor.
Peki, bu toplanan paralar nereye gidiyor?
Üretime mi, fabrikaya mı, yatırıma mı, yoksa vatandaşın refahına mı?
Maalesef büyük bir kısmı faiz ödemelerine akıp gidiyor. Vatandaş hem yüksek verginin altında eziliyor hem de bu faiz çarkının yükünü sırtında taşıyor.
Oysa bizim inandığımız İslam iktisadı bize bambaşka, pırıl pırıl bir yol gösteriyor. İslam’da esas olan üretimi baltalamak değil, desteklemektir; alın terini korumaktır, adil olmaktır.
Devlet, vatandaşın her adımından, her nefesinden vergi kesmeye çalışmamalı. Tam aksine, üretenin önünü açmalı, tüketim üzerindeki bu can yakan dolaylı vergileri düşürüp herkesten gelirine göre çok kazanandan çok, az kazanandan az, adaletli bir vergi almalıdır.
Çünkü güçlü ekonomi; vatandaşın ümüğünü sıkıp sürekli vergi toplayan değil, vatandaşının üretmesini, zenginleşmesini ve rahat nefes almasını sağlayan ekonomidir.
Bugün direksiyon başındaki milyonlarca şoförün, babanın, esnafın iç çekerek söylediği şey: Araba artık bir ihtiyaç veya ulaşım aracı değil; yürüyen, sürekli vergi basan bir gelir kapısı oldu.
Teker dönüyor, vergi işliyor...