Kıymetli Kardeşlerim, Aziz Okurlar, Es-selâmü aleyküm...

Bugün bu sütunlarda, sizlerle ilk kez buluşmanın ve hasbihal etmenin kalbi heyecanını yaşıyorum. Rabbimizin izniyle bundan sonra bu köşede; hayatımızın tam merkezinde olan iktisadi meseleleri, ticareti, üretimi ve helal kazanç arayışlarımızı inancımızın ve medeniyetimizin ölçüleriyle değerlendirmeye gayret edeceğiz. Rakamların soğuk dünyasını değil; emeğin, adaletin ve kul hakkının gözetildiği bir iktisat anlayışını hep birlikte konuşacağız. İlk buluşmamızda, toplumumuzun ve iktisadi hayatımızın adeta altını oyan, bereketi kaçıran sessiz bir yaraya değinerek bismillah demek istedim.

Ekonomi denildiğinde akla ilk gelen kavramlar enflasyon, döviz kuru, işsizlik ve büyümedir. Oysa bu göstergelerin çoğu zaman gözden kaçan bir ortak noktası vardır oda Faizdir.

Bugün Türkiye’de ekonomik sorunlar konuşulurken çoğu zaman yüksek enflasyon, hayat pahalılığı veya alım gücündeki düşüş ön plana çıkıyor. Ancak bu sorunların arka planında yıllardır devam eden faiz merkezli ekonomik anlayışın etkilerini yeterince tartışmıyoruz. Çünkü faiz yalnızca bir finansman maliyeti değildir; üretimi, yatırımı, gelir dağılımını ve toplumsal adaleti doğrudan etkileyen bozuk bir mekanizmadır.

Faiz, risk almadan sermayenin gelir elde etmesini esas alır. Üretenle üretmeyeni aynı kefeye koymaz; aksine üretmeyene garanti kazanç sunarken, üreticiyi belirsizlikle baş başa bırakır. Fabrikasını büyütmek isteyen sanayici, tarlasını ekmek isteyen çiftçi, dükkânını geliştirmek isteyen esnaf önce bankanın kapısını çalar. Daha üretime başlamadan faiz yükü omuzlarına biner. Üretim sürecinde oluşan bu maliyet ise en sonunda tüketicinin ödediği fiyatlara yansır.

Sonuçta herkes enflasyondan şikâyet eder; fakat maliyetleri artıran yapısal unsurlar çoğu zaman göz ardı edilir.

Bir başka önemli mesele de gelir dağılımıdır. Faiz sistemi, servetin tabana yayılmasını değil, belirli ellerde toplanmasını hızlandırır. Tasarruf sahibi hiçbir emek sarf etmeden gelir elde ederken, üretici hem risk üstlenir hem de çoğu zaman borç yükü altında ezilir. Böylece emek yerine sermaye ödüllendirilmiş olur. Bu durum zamanla sosyal adaleti zedeler ve toplumdaki gelir uçurumunu derinleştirir.

Türkiye’nin son yıllardaki tecrübesi de bize önemli dersler vermektedir. Maalesef ekonominin başındakiler tarafından "faiz sebep, enflasyon sonuç" prensibinde yeteri kadar ısrar edilmemiştir. Faizlerin yükseldiği dönemlerde yatırım iştahı azalmakta, üretim yavaşlamakta, işletmeler finansmana erişmekte zorlanmaktadır. Özellikle KOBİ’ler ve çiftçiler yüksek finansman maliyetleri nedeniyle üretim planlarını ertelemekte veya küçültmektedir. Bu durum sadece bugünü değil, geleceğin üretim kapasitesini de olumsuz etkilemektedir.

Elbette bütün ekonomik sorunların tek sebebi faiz değildir. Hukuk güvenliği, eğitim kalitesi, verimlilik, teknoloji üretimi, kamu maliyesi disiplini ve dışa bağımlılık gibi birçok unsur da ekonominin sağlıklı işlemesi açısından büyük önem taşır. Ancak faiz merkezli finans sistemi, bu sorunların önemli bir kısmını ağırlaştıran temel etkenlerden biridir.

Nitekim Yüce Allah, Kur'an-ı Kerim'de "...Oysa Allah, alışverişi helâl, faizi ise haram kılmıştır..." (Bakara Suresi: 275) buyurarak ekonomik döngünün merkezine üretimi ve ticareti koymuş, paranın haksız kazanç kapısı yapılmasını kesin bir dille yasaklamıştır. İslam’ın faizi yasaklaması sadece dinî bir emir olarak değerlendirilmemelidir. Aynı zamanda bu yasak, ekonomik hayatın adalet üzerine kurulmasını hedefleyen güçlü bir ilkedir. İslam iktisadında sermaye de emek gibi risk paylaşımına katılır. Kazanç ancak üretimle, ticaretle ve ortaklıkla meşru hale gelir. Böylece ekonomik faaliyetler reel sektör üzerinden büyür; para, kendi başına alınıp satılan bir meta olmaktan çıkar.

Bugün dünyada katılım finansı, kâr-zarar ortaklığı modelleri, faizsiz yatırım fonları ve reel varlığa dayalı finansman yöntemleri giderek daha fazla ilgi görmektedir. Bu durum, faizsiz finansın sadece inanç temelli bir tercih değil, aynı zamanda alternatif bir ekonomik model olarak değerlendirildiğini göstermektedir.

Türkiye de uzun vadede tüketimi borçla büyüten değil, üretimi sermayeyle buluşturan bir ekonomik yapıyı hedeflemelidir. Bunun yolu ise üreticiyi yüksek finansman maliyetine mahkûm etmeyen, riski paylaşan, yatırımı teşvik eden ve gelir dağılımını gözeten finansal modelleri güçlendirmekten geçmektedir.

Ekonomik kalkınma ise yalnızca büyüme rakamlarıyla ölçülmez. Gerçek kalkınma; üretimin arttığı, emeğin karşılığını bulduğu, servetin adil dağıldığı ve insanların borç yükü altında ezilmediği bir ekonomik düzenin kurulmasıyla mümkündür.

Faiz merkezli ekonomik anlayış, kısa vadede bazı finansal dengeler sağlayabilir; ancak uzun vadede üretimi zayıflatan, borçluluğu artıran ve gelir adaletini bozan gayri ahlaki sonuçlar doğurur. Türkiye’nin ihtiyacı, paradan para kazanmayı teşvik eden bir düzen değil; üretimi, paylaşımı ve adaleti önceleyen bir ekonomik anlayıştır.

Çünkü güçlü ekonomi, faizle değil; güçlü üretim, adil paylaşım ve sağlam ahlaki ilkeler üzerine inşa edilir.