Her yıl milyonlarca öğrenci LGS ve YKS maratonuna giriyor. Sınavlar bitiyor, sonuçlar açıklanıyor, tercih heyecanı yaşanıyor. Ancak gözden kaçırdığımız çok önemli bir gerçek var. Biz bu süreçte kaç çocuğumuzun ruh dünyasını kaybediyoruz?
Bugün Türkiye’de birçok ev, adeta küçük bir sınav merkezine dönüşmüş durumda. Çocukların değeri; karakterleriyle, ahlaklarıyla, merhametleriyle veya yetenekleriyle değil, aldıkları puanlarla ölçülüyor. Anne-babalar farkında olmadan çocuklarına şu mesajı veriyor:
“Başarırsan değerlisin, başaramazsan eksiksin.”
Oysa insanın değeri sınav sonuç kâğıtlarına sığdırılamaz. Ne yazık ki eğitim sistemimiz de toplumsal beklentilerimiz de gençlerimizi bir yarış atı gibi sürekli daha fazla koşmaya zorluyor. Daha fazla soru, daha fazla deneme, daha fazla kurs… Fakat aynı oranda artan bir şey daha var.
Kaygı, stres, tükenmişlik ve umutsuzluk.
Bugün sınava hazırlanan birçok genç geceleri uyuyamıyor, başarısızlık korkusuyla mücadele ediyor, kendisini arkadaşlarıyla kıyaslıyor ve sınav sonucunu hayatının tamamı olarak görüyor. Bir sınavın sonucunun bütün geleceği belirlediğine inandırılan bir nesil yetiştiriyoruz. Asıl tehlike de burada başlıyor.
Çünkü sınav kaybeden değil, umut kaybeden gençler ortaya çıkıyor.
Kadim kültürümüzü nazar-ı dikkate aldığımızda bu anlayışın ciddi bir problem olduğu açıktır. Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de insanın ancak çalıştığının karşılığını alacağını bildirir. Ancak sonuç her zaman insanın kontrolünde değildir.
Müslümanın görevi gayret etmektir; neticeyi mutlak başarı veya mutlak başarısızlık olarak görmek değil.
Ne var ki günümüzde birçok aile çocuğuna tevekkülü değil baskıyı, sabrı değil kıyaslamayı, gayreti değil sonucu öğretiyor. Çocuk sınavdan düşük puan aldığında sanki hayatın bütün kapıları kapanmış gibi davranılıyor. Oysa nice başarılı insan vardır ki gençlik yıllarında istediği okula girememiş; nice insan da yüksek puanlar aldığı hâlde hayatta aradığı huzuru bulamamıştır.
Bugün ülkemizin eğitim gerçeğiyle yüzleşmek zorundayız. Bir tarafta özel dersler, kurslar, kaynak kitaplar ve ekonomik yük altında ezilen aileler; diğer tarafta sınav baskısı altında bunalan çocuklar var. Eğitim sistemi fırsat eşitliğini sağlamaya çalışırken sosyoekonomik farklılıklar çocuklarımızın omuzlarına daha fazla yük bindiriyor.
Daha acısı ise çocuklarımızın başarı uğruna ahlaki, manevi ve sosyal gelişimlerinin ihmal edilmesidir. Sınavı konuşuyoruz ama karakter eğitimini konuşmuyoruz. Netleri hesaplıyoruz ama gençlerin ruh hâlini hesaplamıyoruz. Diploma peşinde koşuyoruz ama iyi insan yetiştirme hedefini geri plana atıyoruz.
Peki çözüm nedir?
Öncelikle aileler çocuklarını başkalarının çocuklarıyla kıyaslamaktan vazgeçmelidir. Her çocuğun kabiliyeti, ilgi alanı ve öğrenme hızı farklıdır.
İkinci olarak okullar yalnızca akademik başarıya değil, psikolojik dayanıklılığa ve karakter gelişimine de odaklanmalıdır.
Üçüncü olarak rehberlik hizmetleri güçlendirilmeli, özellikle sınav dönemlerinde öğrencilere profesyonel destek sunulmalıdır.
Dördüncü olarak gençlere başarının sadece sınav kazanmak olmadığı anlatılmalıdır. Bir meslek sahibi olmak kadar iyi bir insan olmak da önemlidir.
Son olarak çocuklarımıza şu hakikati yeniden öğretmeliyiz: Çalışmak bizim görevimizdir, sonucu belirleyen ise Allah’tır. Mümin, gayret eder; başarırsa şükreder, başaramazsa yeniden dener. Çünkü bir sınav sonucu insanın değerini belirlemez.
Bugün önümüzde duran soru şudur:
Çocuklarımızı sınavlara mı hazırlıyoruz, hayata mı?
Eğer bu soruya doğru cevap veremezsek, üniversiteler kazanabiliriz; fakat bir nesli kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalabiliriz.