Ömür serüveni hızla akıp gidiyor. Hayata dair planların çoğu gerçekleşmeden son buluyor. Programlar aksıyor, hakiki hedefi çoğu kişi ıskalayıp geçiyor. Hayat sermayesi eriyip gidiyor. Zaman meydan okuyor. İnsan hala gerçeğin farkında değil. 3N, 1K’yı çözümleyemiyor. Yani ben kimim, nereden geldim, niçin geldim ve nereye gidiyorum?

Çarşambayı Perşembeye bağlayan gece bu yılın ilk Ramazan ayı orucuna Rabbim nasip ederse başlayacağız. Her nefis için esasında bir inkılap bir formattır. Yeniden nefsi muhasebenin ve geçen bir yılın analizi ve değerlendirme fırsatıdır.

Nefsin azgınlığına ket vurma ve manayı harfi bilincinin hatırlanmasıdır. İnsan hem beden hem de ruhtan yani maneviyattan müteşekkil bir varlıktır. Tıpkı dünyamızın kara parçası ve su kütlesinden müteşekkil olduğu gibi. Kara olmazsa, su bir başına fayda vermez, su olmazsa, karanın anlamı kalmaz. Aynen bunun gibi insan da beden olmadan ruhsuz, ruh olmadan bedensiz yaşayamaz. Ama her nedense bedenin bütün istek ve arzularını gerçekleştiriyoruz ve fakat ruhu gıdasız, tedavisiz ve bakımsız bırakıyoruz. Sonra da dönüp şikayet ediyoruz bu insana ne oluyor? O halde Orucun hayat iklimine şöyle bir seyrangah eyleyelim de belki kendimize gelmiş oluruz.

Orucun Sessiz Ama Derin Devrimi

Modern dünyanın en büyük yanılgılarından biri, özgürlüğü “her istediğini yapmak” olarak tanımlamasıdır. Oysa gerçek özgürlük, insanın kendi içindeki azgın arzulara karşı koyabilmesi, nefsinin kölesi olmaktan kurtulabilmesidir. İşte oruç, tam da bu noktada devreye girer: Nefse karşı en etkili, en köklü eğitim yöntemlerinden biridir. Nefis, fıtraten kendini hür ve malik görmek ister. Tokken kibirlenir, doyduktan sonra “ben buyum, ben yaparım” der; Firavunlaşır. Açlık ise bu mevhum rububiyeti paramparça eder. Birkaç saat yemekten, içmekten mahrum kalınca insan anlar ki: Ne eli suya uzanabiliyor ne de tek bir lokmayı kendi başına alamıyor. Her şey, her nimet, bir izinle var. O izin sahibi de kendisi değil, Rabbi’dir. Oruç, nefsin bu “ene” (ben) çığlığını susturup “ben abdim” gerçeğini haykırtır. Ramazan boyunca süren bu eğitim, sadece bedensel bir açlık değildir; bir irade terbiyesidir. Göz orucuyla harama bakmamayı, dil orucuyla gıybeti terk etmeyi, kalp orucuyla kin ve hasedi temizlemeyi öğrenir insan. Tokken kolayca söylenen yalan, iftara yakınken zorlaşır. Öfke nöbeti, susuzlukla birleşince kırılır. Nefis zayıfladıkça ruh güçlenir; kalp incelir, şükür derinleşir. Bilimsel çalışmalar da bu manevi gerçeği doğrular niteliktedir: Aralıklı oruç uygulamalarının irade gücünü artırdığı, dürtü kontrolünü geliştirdiği, duygusal dengeyi sağladığı gösterilmiştir. Ama İslam’ın orucu, sadece biyolojik bir reset değil; aynı zamanda bir kulluk bilinci inşasıdır. Zenginle fakiri aynı sofrada buluşturur, tokken unutulan açlığı hatırlatır, empatiyi aşarak, bizzat yaşayarak hissettirir.

Peki ya Ramazan sonrası?

İşte asıl mesele orada başlar. Bir aylık kamp eğitimiyle nefis biraz dizginlenmiş, biraz terbiye edilmişse; bu hâlin kalıcı olması için mücadele devam etmelidir. Aksi hâlde iftardan sonraki ilk tökezlemede eski azgın haline döner.

Gerçek nefis eğitimi, Ramazan’la sınırlı kalan bir ibadet değil; ömür boyu sürecek bir disiplin hâline gelmelidir. Oruç bize şunu öğretir: En büyük düşman dışarıda değil, içeridedir. En zor savaş meydanda değil, mideyledir. En büyük zafer kılıçla değil, sabırla kazanılır. Bugün nefsinizle baş başa kaldığınızda bir sorun kendinize:
“Ben mi onu terbiye ediyorum, yoksa o mu beni yönetiyor?” Cevap rahatsız ediyorsa, endişelenmeyin. Bir sonraki imsak vakti, yeniden başlama fırsatıdır.

Ve her sahur, nefse karşı yeni bir devrimin başlangıcıdır.