Okul saldırıları ve tırmanan gençlik şiddeti, aslında yıllardır görmezden gelinen derin bir toplumsal çürümenin en somut ve acı verici dışavurumudur. Bugün karşımızda duran ve "canavar" olarak nitelendirilen bu çocuklar, bir gecede bu hale gelmedi; aksine ailelerin ilgisizliği, eğitim sistemindeki öğretmen otoritesinin kaybı ve popüler kültürün sıradanlaştırdığı şiddeti kutsayan diliyle, ilmek ilmek işlendi. Özellikle son yıllarda bazı diziler ve rap şarkıları aracılığıyla pazarlanan "çete" algısı; şiddeti ve suçu tamamen romantize eden ve faillerini kahramanlaştıran kavramlara dönüştürdü. Gençlerin gözünde devletin hukuku veya okulun kuralları "eziklik" olarak görülürken, elinde silahla dolaşan veya yasa dışı gruplara dahil olan figürler gerçek güç timsali haline getirildi. Sosyal medyanın karanlık dehlizlerinde, özellikle Telegram gruplarında bu çocuklar sadece birbirlerini zehirlemekle kalmıyor, şiddeti bir oyun gibi içselleştiriyorlar.
İşin en acı tarafı ise bu çocukları hayata hazırlaması gereken sac ayaklarının tamamen çökmüş olmasıdır. Aileler, "çocuğum özgür olsun" ya da "aman üzerine gitmeyeyim" diyerek evlatlarını adeta ruhsuz bir varlık gibi denetimsizce sokağa ve dijital dünyaya salmış durumdalar. Kendi çocuğunun kimlerle konuştuğunu, neye özendiğini, hangi karanlık ideolojilerin peşinden gittiğini merak dahi etmeyen ebeveynler, vukuat anında suçlayacak ilk yer olarak okulu seçiyor. Oysa okulda da durum içler acısı. Velilerin ve idarecilerin el birliğiyle öğretmeni "ezilen sınıf" haline getirdiği, öğretmenin en ufak bir disiplin müdahalesinde "müşteri" olarak görülen veliye kurban edildiği bir sistemden otorite beklemek imkansızdır. Bazı okul müdürlerinin yüksek bağış yapan velileri kayırarak öğretmenin hakkını gasp etmesi, okuldaki adaleti ve güveni kökünden sarsıyor. Hele özellikle özel okullarda. Disiplin mekanizması çalışmayan, öğretmeni savunmasız bırakan bu düzende, okumaya niyeti olmayan ve şiddet eğilimi gösteren çocukları "zorunlu eğitim" adı altında dört duvar arasında tutmak, diğer masum çocukların ve öğretmenlerin can güvenliğini hiçe saymaktan başka bir şey değildir.
Fıtrattan uzak seküler eğitim:
Bugün eğitim sistemi yalnızca sınav kazandıran değil; insan yetiştiren bir yapıya kavuşmak zorundadır. Bunun için öncelikle fıtrattan uzak seküler eğitim anlayışı sorgulanmalıdır. İnsanı sadece ekonomik üretim aracı gören, ruhunu, ahlakını ve manevi yönünü ihmal eden bir sistem; bilgi verir ama hikmet vermez, diploma verir ama şahsiyet kazandırmaz.
Bütüncül eğitim esas alınmalı:
Bir başka temel mesele ise değerler eğitiminin öncelenmesidir. Bilgili ama vicdansız nesiller yetiştirmenin topluma faydası yoktur. Adalet, merhamet, dürüstlük, haya, sorumluluk ve kul hakkı bilinci; matematik kadar, fen kadar önemli görülmelidir. Büyük İslam alimi Üstad Bediüzzaman’ın sunduğu reçete bunu net olarak özetliyor. “Vicdanın ziyası, ulûm-u diniyedir. Aklın nuru, fünun-u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecellî eder. O iki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder. İftirak ettikleri vakit, birincisinde taassup, ikincisinde hile, şüphe tevellüd eder."
Eğer eğitim sistemi, gerçekten okumak istemeyen ve etrafına zarar veren bireyleri ayıklayacak bir yapıya kavuşturulmazsa, öğretmenlerin kaybettiği itibar iade edilmezse ve aileler çocuklarının dijital dünyasındaki o korkutucu boşluğu görmezden gelmeye devam ederse, gelecek bugünden çok daha karanlık olacaktır. Şiddetin bir "trend" haline geldiği, hukukun sosyal medya raconlarıyla ölçüldüğü bu ortamda, yaşanan saldırılar sadece buzdağının görünen kısmıdır. Toplum olarak bu meseleyi sadece olaylar patlak verdiğinde değil, o çocukların eline o silahlar veya bıçaklar geçmeden önce konuşmalı ve bu çürümüşlüğü kökten kurutacak adımları atmalıyız. Aksi takdirde, her seferinde üç günlük yaslarla geçiştirdiğimiz bu trajediler, yarın hepimizin kapısını çalmaya devam edecektir.