Bahar geldi. Türkiye’nin dört bir yanında ağaçlar çiçek açtı, okul bahçeleri cıvıl cıvıl oldu. Teneffüslerde çocukların sesi yükseliyor, kuşlar sınıf pencerelerine kadar sokuluyor. Doğa adeta “uyan” diyor. Ama aynı çocuklar sınıfa girdiklerinde, o canlılık bir anda sönüyor. Bahar dışarıda kalıyor, içeride ise hâlâ kış hüküm sürüyor.

Bir devlet okulunun sabahını düşünün. Zil çalıyor, öğrenciler sıraya giriyor. Yüzlerde yorgunluk, omuzlarda ağır çantalar… Sınıfa girildiğinde ilk cümle çoğu zaman şu: “Defterleri açın.” Ardından uzun bir anlatım, arada birkaç soru, sonra test. Ders bitiyor ama öğrencinin zihninde ne kaldığı belirsiz. Çünkü o derste öğrenmekten çok “yetiştirmek” var. Müfredat yetişecek, konu bitecek, sınav gelecek.

Bir Anadolu lisesinde 12. sınıf öğrencisi… Tüm yılı deneme sınavlarıyla geçiyor. Sabah okul, akşam kurs. Öğrenci artık bir birey değil; net sayısına indirgenmiş bir veri. Onun hayalleri, ilgileri, hatta yorgunluğu bile ikinci planda. Bir gün öğretmenine “Ben artık çok yoruldum” dediğinde aldığı cevap şu oluyor: “Herkes yoruluyor, devam.” İşte eğitimde kış tam da burada başlıyor.

Bir ortaokulda öğretmen, müfredatı yetiştirme telaşıyla öğrencinin sorusunu yarıda kesiyor: “Bunu şimdi geçelim, sınavda çıkmayacak.” O an sadece bir soru değil, bir merak da öldürülüyor. Oysa merak, öğrenmenin kalbidir. Ama biz kalbi susturup sadece sonucu önemsiyoruz.

Bir başka örnek: Kalabalık sınıflar… 35-40 kişilik sınıflarda öğretmen, her öğrenciye dokunamıyor. Sessiz olan daha da sessizleşiyor, geride kalan iyice kopuyor. Sistem, güçlü olanı biraz daha ileri taşırken, zorlananı kendi hâline bırakıyor. Bu bir eğitim değil; ayıklama düzenidir.

Oysa bir hadis-i şerifte şöyle buyrulur:

“Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız; müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz.”

Bugün birçok öğrenci için okul, müjde değil; stres kaynağı. Öğrenme, sevinç değil; baskı unsuru. Bu, sadece pedagojik bir sorun değil; aynı zamanda ahlaki bir problemdir.

İmam Gazali der ki:

“İlim, kalpte bir nurdur.”

Ama biz o nuru aramıyoruz. Biz sonuç arıyoruz. Puan arıyoruz. Sıralama arıyoruz. Çocuğun kalbinde ne oluyor, ruhu ne hâlde; pek ilgilenmiyoruz. Bu yüzden bilgi artıyor ama anlam azalıyor.

İmam Şafii şöyle der:

“İlim, fayda verendir.”

Peki bugün öğrettiğimiz bilgilerin ne kadarı hayata dokunuyor? Kaç öğrenci öğrendiğiyle kendini, ailesini, toplumunu daha iyi anlıyor? Eğer cevap zayıfsa, ortada ciddi bir sorun var demektir.

Gerçeği açıkça söyleyelim:

Türkiye’de eğitim sistemi, baharın ruhunu sınıflara taşıyamıyor. Çünkü sistem hız odaklı, insan değil. Çünkü ölçtüğü şey derinlik değil, performans. Çünkü önceliği karakter değil, sonuç.

Bu arada Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli için yoğun emek sarf eden Milli eğitim bakanı Sayın Yusuf Tekin’nin varmak istediği hedefin de bu olduğunu vurgulamakta fayda var. Bir eksik var ki “insan olmak” için bu müfredatın kimi uygulayıcıları hala aksi davranıp direnmeye ve Kemalist/pozitivist eğitim ideolojisinin enkazını geçmişten günümüze kadar devam ettirmeye çalışıyorlar.

Holostik eğitim mefhumuyla bireye asıl amacının ne olduğu öğretilmeden salt materyalist ufukla bir yere varılamayacağı artık anlaşılmalıdır.

Unutmayalım ki;

Çocuklar bahar gibi doğar. Lakin onları kışa mahkûm etmek bizim tercihimizdir.

Eğer bu düzen değişmezse, daha çok çalışan ama daha az düşünen; daha çok bilen ama daha az anlayan bir nesil yetişmeye devam edecek.

Ve o zaman, bahar ne kadar güzel gelirse gelsin…

Sınıfların içi hep kış ve zemheri kalacak.