Biliyoruz ki Osmanlı dağıtıldığında, yeni sınırları Sykes-Picot çizdi; İngiltere, Fransa, İtalya ve Rusya onayladı. Öyle görünüyor ki çizilen sınırların son kullanılma tarihleri vardı ve sanki belirlenen miat doluyor.

Sykes-Picot denilen bu zatlar ve onların sahipleri küresel güçler, eğer isteselerdi Kürtlere de bu sınırlar içinde bir yer ayırabilirlerdi. Ama o günkü konjonktürde buna gerek duyulmadı.

Bunun başlıca nedeni Kürtlerin, Batı’nın kriterlerine göre istenen kıvamda olmayışıydı. Çünkü onlar İslam’ın emri olan ümmet esasında diretiyor, ulusalcı kafa ile sorunlarının çözülmeyeceğine inanıyorlardı.

Sykes-Picot’çuların aradığı şartlar bazı Arap, Türk ve Fars liderlerde mevcuttu. Makyavel’e çarçabuk adapte olanlar, Sykes-Picot’a da hemencecik alıştılar. Ama Ortadoğu denilen bu coğrafyanın kadim topluluğu olan Kürtlerin, Makyavel ve Sykes-Picot’a adapte olmaları, o yılların şartları içerisinde pek olası görülmüyordu.

Kürt meselesinin çözümünü son din ve kadim kültürde gören Kürtlere, İslami duruşları ve ümmet esasında ısrarlarından ötürü bir bedel ödettirilmeliydi. Bahsettiğimiz bedeli bizzat Sykes-Picot kesti ve dört parça halinde Türk, Arap ve Farsların hakimiyetinde, kendi topraklarında ama esir gibi yaşamaya mecbur edildiler.

Fakat bu arada Makyavel tarzı eğitim onlara da şırınga edildi. O zaman Sykes-Picot üzerinden her şey hallediliyordu. Şimdi ise ABD-israil ittifakına girilip birçok menfaat devşirilebilirdi.

Materyalist Kürtler yetişti, Mevlâna Halid’in topraklarında. Sosyalizm boca edildi, emperyal kesim tarafından üzerlerine. Şeyh Said adam gibi bir adamdı ama yeni bakış açısına göre feodalizmin İslami bir görüntüsünden ibaretti. Aynı Barzanî ailesinin feodalizmin asıl sureti şeklinde değerlendirilmesi gibi.

Kafa karışıklığına duçar olanlar, Kürdün kafasını da karıştırdılar ve İslam’ı mahkûm ettiler. Halbuki bugüne kadar kültür değerlerimiz medreselerde İslam’ın elifbasına göre yazılmıştı. Ama Bedirhanîler Kürtçe Latin harflerini sokuşturdular araya, aynı harf inkılabına benzer şekilde.

Kadim kültürde ısrar eden Kürtler hala diretiyor: “İslam, ulusalcılık uğruna sırtımızdan atabileceğimiz bir yük değildir. Bu topluluk kadimden beri Müslümandır ve öyle kalarak haklarını talep etmesini de bilir.” diye.

Fakat bu arada Kürtlere ateş, mermi ve bombadan başka hiçbir şey yağdırmak istemeyen “Kardeş” dediğimiz; Türk, Arap ve Fars ulusalcılarının tavırları, Kürt ulusalcılarına sürekli malzeme taşıdı.

Maalesef ulusalcı zihniyet, İslamcı denilen kesime de sirayet etti. Kürtler, ABD ile oturduklarında feryat edenler, Sykes-Picot’un çizdiği sınırları kendileri için kutsal görmekte; israil ile ticaret yapıp her türlü diplomasiyi kendilerine mübah görenler, Kürtleri israilin aparatı olarak değerlendirmektedirler.

Bu tavır yaman bir çelişki değil mi sizce? Vicdanlar sormaz mı; “Size helal de bize niye haram?” diye. Siz yapınca adına diplomasi diyorsunuz, ticaret diyorsunuz, uluslararası konjonktür diyorsunuz ama Kürtler yapınca ihanet oluyor.

İslam ümmetinin Kürtlere bu ikircikli tavrı acilen ortadan kaldırılmalıdır. Yoksa Kürtleri İslam’dan kendi ellerimizle uzaklaştırıyor; Makyavel’in düşüncesine, Sykes-Picot’un günümüz versiyonu olan ABD-israil ittifakına itekliyorsunuz.

Suriye’de Kürt sivillere zulmediliyorsa, net olarak karşısında durmalı değil miyiz? Tabi Kürtlerin de, ABD-israilin yeni dizaynının aparatı olmasına karşı tavır almalıyız.

Kürtler bu ümmetin azası ve bu azayı oluşturan uzuvların kardeşidir. Ama artık üvey kardeş muamelesi görmek istemiyor. Bu kadar basit.

Kürtler, ABD-israil ittifakından uzak dursun ama onlara Allah’ın verdiği haklar çok görülmesin.

Demem o ki; Kürtlerin üzerine bomba değil adalet yağdırın.