İran’da neler oluyor?” sorusu, son günlerde sıkça soruluyor. Ancak bu soruya sağlıklı bir cevap verebilmek için yalnızca bugüne değil, geçmişe de bakmak gerekiyor. Çünkü İran meselesi, birkaç günlük sokak hareketleriyle açıklanamayacak kadar derin ve tarihî bir arka plana sahiptir.

1979 yılında İmam Humeyni öncülüğünde gerçekleşen İslam İnkılabı, yalnızca İran’ın iç siyasetini değil, bölgesel ve küresel dengeleri de kökten değiştirdi. Asırlardır süregelen Şah rejimi yıkıldı; İran, Batı’nın açık nüfuz alanı olmaktan çıktı. Emperyalist güçler ülkeden ayrılmak zorunda kaldı. Bu, sadece bir rejim değişikliği değil, aynı zamanda bir meydan okumaydı.

Bu gelişme, doğal olarak iki farklı cephede iki farklı duygu doğurdu. Dünya Müslümanlarının önemli bir kısmı bu süreci umutla ve sevinçle karşılarken, Batı dünyası ve bölgedeki müttefikleri için İran artık “kontrol edilemeyen” bir aktöre dönüşmüştü. Komşu ülkelerdeki yönetimler ise, benzer bir dalganın kendi ülkelerine sıçrama ihtimalinden ciddi şekilde rahatsız oldular.

Bu noktadan sonra İran’a yönelik baskıların başlaması bir tesadüf değildi. ABD ve İsrail başta olmak üzere Batılı güçler, ambargolar, siyasi izolasyon ve ekonomik kuşatma politikalarını devreye soktu. Amaç açıktı: İran’ı ya hizaya getirmek ya da içeriden zayıflatmak.

Bu çerçevede yaşanan gelişmelere baktığımızda, 28 Aralık 2025’te başlayan eylemler de tek başına okunmamalıdır. İlk bakışta masum toplumsal tepkiler gibi sunulan bu gösterilerin, kısa sürede siyasi bir hata çekilmeye çalışılması dikkat çekicidir. Daha önce birçok ülkede uygulanan yöntemlerin burada da devreye sokulduğunu görmek zor değildir. ABD ve İsrail’den gelen “destek” açıklamaları ise, bu sürecin dış bağlantılarından bağımsız olmadığını düşündürmektedir.
Burada şu soruyu sormak gerekiyor: İran neden sürekli hedefte?

İran bugüne kadar hangi ülkeye saldırmıştır? Kime savaş açmıştır? Nükleer silaha sahip midir? Yoksa esas sorun, İran’ın küresel sisteme itaat etmeyen nadir ülkelerden biri olması mıdır?
Eğer mesele demokrasi, insan hakları ve özgürlüklerse; Orta Doğu’daki diğer ülkelere bakmak gerekir. Mısır’da, Suudi Arabistan’da, Katar’da ya da benzeri ülkelerde halk iradesi ne ölçüde belirleyicidir? Bu ülkeler Batı ile uyumlu oldukları için mi eleştiriden muaf tutulmaktadır?

Bu sorular bizi kaçınılmaz bir sonuca götürüyor: İran’a yönelik düşmanlığın temel nedeni, rejimin niteliğinden ziyade duruşudur. İran, ABD’nin çizdiği sınırlar içinde hareket etmeyi reddetmektedir. Kendi politikalarını kendisi belirlemek istemektedir. Şah döneminde olduğu gibi tam bir teslimiyet söz konusu olsaydı, bugün İran muhtemelen “sorunsuz” bir ülke olarak lanse edilecekti.

Tüm eksiklerine, hatalarına ve iç tartışmalarına rağmen İran İslam Cumhuriyeti, bu bağımsız duruşunu korumaya çalışmaktadır. Bu duruşun bedeli ağırdır; ancak tarihte iz bırakan hiçbir siyasi tavır, bedelsiz olmamıştır.

Dolayısıyla mesele, sadece İran’ı savunmak ya da eleştirmek değildir. Mesele, olup biteni kimin penceresinden okuduğumuzu fark etmektir. Çünkü bazen sorulması gereken en önemli soru şudur:

Bize gösterilen tablo, gerçekten gerçeğin kendisi midir; yoksa bize gösterilmek istenen midir? Bundan dolayı dikkat etmek lazım meseleleri ve olayları başkaların gözlükleriyle değil hakikat ile bakmak lazım gelir.
Allah'a emanet olunuz.