Bugün “ümmet” dediğimiz şey, ne yazık ki büyük bir kalabalıktan ibaret. Sayı var; birlik yok, güven yok. Nüfus var; kardeşliği tahsis edecek irade yok. Tepki var; eylem ve cesaret yok. Ve belki de en acısı: İnanç var, ama o inancı İslam kardeşliğine taşıyacak ahlak ve samimiyet yok.
Son yıllarda yaşananlar bu gerçeği bütün çıplaklığıyla ortaya koydu.
ABD ve İsrail’in başta Gazze’ye, ardından İran’a ve Lübnan’a yönelik saldırıları karşısında verilen tepkiler, ümmetin aslında ne kadar dağınık ne kadar etkisiz olduğunu gözler önüne serdi.
Krallar, Şahlar, padişahlar, var ama karşılığı olan bir duruşları yok. Kalabalıklar var ama ortak bir irade yok.
Hep kolay olanı seçtik. Suçu dışarıda aradık. “Bizi böldüler” dedik. Oysa kimse, içten çözülmeyen bir yapıyı dışarıdan yıkamaz. Gerçek şu ki, ümmet önce zihnen çöktü, sonra fiilen dağıldı.
Bugün yaşadığımız kriz, açık ve net bir şekilde bir fikir iflasıdır. Artık düşünmüyoruz, sadece tekrar ediyoruz. Sorgulamıyoruz, sadece taraf tutuyoruz. Hakikati aramıyoruz; bize ait olanı savunuyoruz, yanlış bile olsa.
Ümmet, hakikati kaybettiği için değil, hakikati ikinci plana attığı için bu hâlde. Çünkü artık önemli olan “doğru” olmak değil, “bizden” olmaktır. Bu zihniyet olduğu sürece birlikten söz etmek sadece bir aldatmacadır.
Gazze’de yanan bir şehir, Lübnan’da sarsılan bir toplum, İran’a yönelen tehditler… Bunların her biri sadece birer dış politika meselesi değil; aynı zamanda ümmetin iç boşluğunu açığa çıkaran birer aynadır.
Çünkü ortak acıya ortak bir refleks veremeyen bir yapı, aslında çoktan çözülmeye başlamış demektir.
Ahlaki çöküş ise bu krizin görünmeyen ama en yıkıcı boyutudur. Dillerde adalet, hayatta çıkar; sözlerde kardeşlik, pratikte rekabet… Böyle bir çelişki üzerine hangi birlik inşa edilebilir? İnsanlar artık söze değil, yaşanana bakıyor. Ve gördükleri şey, güven vermiyor.
Siyaset ise bu dağınıklığın en büyük istismar alanına dönüşmüş durumda. Bu, sadece bir hata değil, açık bir yozlaşmadır. Ve hizipçilik ise adeta yeni bir din gibi yaşanıyor. İnsanlar hakikati değil, kendi grubunu kutsuyor. Eleştiri, ihanet sayılıyor. Farklılık, düşmanlık olarak görülüyor. Bu zihniyetle ümmet değil, ancak parçalanmış kitleler ortaya çıkar.
Ve tüm bunların üstüne modern çağın bencilliği eklendi. Herkes kendi hayatının merkezine yerleşti. “Biz” yok oldu, “ben” büyüdü. Böyle bir dünyada ümmetten söz etmek, içi boş bir laf kalabalığından ibarettir.
Artık dürüst olalım: Sorun sadece dışarıda değil. Belki de asıl sorun, aynaya bakmaktan kaçmamızdır.
Ama her şeye rağmen bir gerçek var: Bu çöküş nihai değildir. Ancak toparlanma, sloganlarla değil; yüzleşmeyle başlar. Kendimizi kandırmayı bıraktığımız gün, yeniden ayağa kalkmanın ilk adımını atmış olacağız.
Çünkü ümmet olmak, aynı kelimeleri tekrar etmek değil; aynı sorumluluğu taşımaktır. Ve O sorumluluk, önce hakikate sadakatle başlar. O hâlde Bismillah deyip hemen ilk adımı atalım. Allah'a emanet olunuz.
Ahmet Yıldırım