Allah Kur’an’da açık bir hüküm koymuş:
“Müminler ancak kardeştir.” (Hucurât 10)
Bu ayet sadece bir tavsiye değildir; iman edenler için bir ölçüdür, bir emirdir. Mümin olmak aynı zamanda kardeş olmayı kabul etmektir.
O hâlde bugün kendimize şu soruyu sormamız gerekmez mi?
Hani Müslümanlar kardeşti?
Aynı kıbleye yönelen, aynı kitaba iman eden, aynı Peygamber’i seven insanlar neden bugün birbirine bu kadar uzak? Neden aynı ümmetin fertleri birbirine güvenemez hâle geldi?
Kardeşlik sadece aynı dine mensup olmak değildir.
Kardeşlik, kardeşinin derdiyle dertlenmektir.
Kardeşlik, onun izzetini kendi izzetin bilmektir.
Kardeşlik, düşen kardeşini seyretmek değil, onu ayağa kaldırmaktır.

Bir zamanlar Müslümanlar dünyanın neresinde olursa olsun birbirinin acısını hissederdi. Bir yerde zulüm olduğunda diğerleri sessiz kalmazdı. Çünkü onlar kendilerini yalnızca bir milletin değil, bir ümmetin parçası olarak görürdü.
Bugün ise sınırlar, mezhepler, siyasi çıkarlar ve dünyevi hesaplar Müslümanların arasına kalın duvarlar örmüş durumda.
Oysa Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:
“Müminler birbirlerini sevmede, merhamette ve şefkatte tek bir beden gibidir. Bedenin bir organı rahatsız olursa diğer organlar da rahatsız olur.
Demek ki gerçek kardeşlik sözde değil; acıda, sorumlulukta ve fedakârlıkta ortaya çıkar.
Eğer bugün Müslümanlar birbirinin acısını hissetmiyorsa, birbirinin izzetini korumuyorsa, birbirinin derdiyle dertlenmiyorsa şu soruyu sormak zorundayız:
Biz gerçekten kardeş miyiz, yoksa sadece aynı dine mensup insanlar mı?
Kardeşlik unutulduğunda ümmet zayıflar.
Kardeşlik kaybolduğunda birlik parçalanır.
Kardeşlik yok olduğunda düşmanlar güçlenir.
Bu yüzden Müslümanların yeniden hatırlaması gereken en büyük hakikat şudur:
Kardeşlik bir slogan değil, bir imtihandır.
Ve bu imtihanı kaybeden bir ümmetin güçlü kalması mümkün değildir.
Bugün Müslümanların nasıl bir duruş sergilemesi gerektiğini düşünmek zorundayız. Dünyanın öbür ucundan gelen zalim güçler, İslam coğrafyasının ortasında bir Müslüman ülkeye saldırıyor; onu zayıflatmak, hatta yok etmek istiyor. Fakat ne yazık ki Müslümanların bir kısmı bu zulmü sessizce izliyor, bir kısmı ise sadece timsah gözyaşları döküyor.
Birçok İslam ülkesinde yabancı askeri üslerin bulunması, hatta bazı ülkelerde birden fazla üs olması ise ayrı bir çelişkiyi ortaya koyuyor. Bu tablo ister istemez şu soruyu gündeme getiriyor:
Bu ülkeler, zalim güçlere gösterdikleri dostluğu ve fedakârlığı neden Müslüman kardeşlerine göstermiyor?
Dahası insanın aklına şu soru da gelmeden edemiyor:
Bu zulme seyirci kalınmasının sebebi acaba İran’ın mezhebinden kaynaklanıyor olabilir mi?
Eğer mesele mezhep ise, o zaman şu hakikati yeniden hatırlamak gerekir:
Zulme karşı durmak mezheplerin değil, imanın gereğidir.
Dünyada elliden fazla Müslüman ülke var.
Peki, neden içlerinden biri çıkıp da güçlü bir şekilde “Bu zulme yeter!” diyemiyor?
Tarih boyunca Müslümanların izzetli duruşuna örnek olan büyük şahsiyetler oldu.
Hamza’nın cesareti, Ömer’in adaleti, Ali’nin vakarı hâlâ hafızalarda.
Bugün ise asıl soru şudur:
İzzetli bir duruş göstermek varken neden korkunun gölgesinde yaşamayı tercih ediyoruz?
Unutulmamalıdır ki izzet, güç ve birlik; ancak gerçek kardeşliğin yeniden kurulmasıyla mümkündür.
Çünkü kardeşlik kaybolursa ümmet dağılır.
Ümmet dağıldığında ise zulüm cesaret bulur. Rabbim gerçek kardeşlik anlayışını bizlere nasip etsin. Allah’a emanet olunuz.