Eskiden bayramlar, ahşabın soğuk demirle buluştuğu o vakur darbeyle başlardı: Tak-tak-tak. O ses, sadece bir misafirin geldiğini haber vermezdi; bir evin kimsesizliğinin bittiğini, sofranın bereketleneceğini ve sokağın sesinin odaya dolacağını müjdelerdi. Kapı tokmağı, o evin yaşayan kalbiydi. Elini o metale uzatan çocuk, sadece şeker almazdı; bir elin sıcaklığını, bir bakışın şefkatini ve aidiyetin o sarsıcı güvenini damarlarında hissederdi.

Bugün o tok sesin yerini, komidinin üzerinde titreyen, ruhsuz, metalik ve sentetik bir bildirim sesi aldı. Artık kapılar çalmıyor, sadece ekranlar aydınlanıyor.

Bu bir değişim değil, bu bir devrin sessiz vedasıdır. Eskiden bayram sabahları sokaklarda yankılanan çocuk neşesi, yerini pencereleri kapalı, perdeleri çekilmiş "akıllı" evlerin derin sessizliğine bıraktı.

Büyüklerimizin o nasırlı ellerini öpmek için eğildiğimizde, zamanın kokusunu alırdık. Şimdi ise parmak ucumuzla bir "gönder" tuşuna basıyoruz.

Şimdi bayramlar, gerçekten yaşanmak için değil, başkalarına "yaşıyormuş gibi" görünmek için kurgulanıyor. En şık kıyafetler giyiliyor, en sahte gülüşler takınılıyor ve o an bir kareye hapsedilip dijital boşluğa fırlatılıyor. Beğeni sayıları arttıkça, kalplerdeki o büyük boşluk daha da derinleşiyor.

En sarsıcı olanı da o; bir kapı eşiğinde, gözleri yollarda kalmış bir ihtiyarın, telefonundan gelecek o "bip" sesine mahkum edilmesi. Kapı tokmağının o tok vuruşunu bekleyen kulaklar, artık sadece şarjı bitmek üzere olan bir cihazın uyarı sesine talim ediyor.

Bizler, bayramı "bayram" yapan o kutsal bağı, bir fiber optik kabloya kurban ettik. Kapı tokmağının sesi bereketti, sohbetti, insan olmanın en yalın haliydi. Bildirim sesi ise mesafedir, ertelemektir, "aklımdasın ama yanına gelmeye vaktim yok" demenin en kibar ama en zalim yoludur.

Sokak kapılarının o ağır demir halkaları paslanırken, bizim de vicdanlarımız paslanıyor. Göz göze gelmekten korkan, diz dize oturmaktan sıkılan bir neslin bayramı, sadece bir tatil takviminden ibaret kalıyor. Oysa bayram, bir insanın kapısını çalıp, o eşikten içeri yüreğini bırakmaktır.

Şimdi o bildirim sesini duyunca bir an durup düşünün: O ses mi sizi hayata bağlıyor, yoksa bir kapı koluna uzanacak olan o titrek el mi? Kapı tokmağının o davetkar sesi sustuğunda, sadece bir gelenek ölmedi; bizim birbirimize olan ihtiyacımız, o kadim "biz" olma duygusu can çekişti.

Eğer hala birilerinin kapısını çalma imkanınız varsa, o metali tahtaya vurun. Bırakın o ses evin içinde yankılansın, bırakın o ses bir yalnızlığı bozsun. Çünkü hayat, bir ekrana sığmayacak kadar büyük ve bir bildirim sesiyle geçiştirilemeyecek kadar kutsaldır.