Dünya bir süredir emperyalizmin yeni yüzüyle karşılaşmanın şaşkınlığını yaşıyor.
Hayır, Amerika’nın Gazze soykırımına verdiği açık destekten söz etmiyorum. Amerika’da başa kim gelirse gelsin işgalci Siyonist çete için koruma kalkanı oluşturur ve onun çıkarlarını kendi ülkesinin çıkarlarından daha öncelikli görür. Ton farklılıklarına rağmen bu tutumun Amerika’nın kuruluş felsefesiyle alakalı olduğunu bilmek lazım.
Okyanustaki uçak gemilerinden gönderilen uçaklarla İran’ın nükleer tesislerinin bombalanmasından da söz etmiyorum, Amerika son yüzyılda buna benzer o kadar çok saldırı eylemi gerçekleştirdi ki artık birçok yerde bu normal karşılanıyor.
Başka ülkelerde operasyonlar yapmalarından, başka ülkelerde işkence merkezleri kurmalarından, alıkoymalardan, hiçbir hukuka sığdırılamayan Guantanamo’daki işkence merkezlerinden de söz etmiyorum, artık bu türden insanlık dışı eylemleri Amerika ve dostlarına yakıştıramayan kimse yok. Hatta bundan gurur duyan, bu tip “rutin dışı” eylemleri “caydırıcılık için gerekli” diye yorumlayan mebzul miktarda uzman ve akademisyen var.
Emperyalizm yenileniyor, kabuk değiştiriyor.
Amerika’nın “Monroe Doktrinini” değiştirdiğinden söz ediyor Trump.
Unutanlar için doktrini bir daha hatırlatalım:
Bundan 200 yıl kadar önce, 1823 yılında dönemin Amerikan Başkanı James Monroe tarafından ilan edildiği için onun adını aldı. Monroe Doktrini, ‘Avrupa ülkelerinin Latin Amerika’ya yönelik müdahalelerini reddediyor’ ve ABD’yi bölgenin en büyük gücü olarak ilan ediyordu.
ABD, Avrupa’ya “burada sınırları ben çizerim” dedi.
Nitekim bundan sonraki 25 senede Meksika ile bir savaş yaşandı ve ABD, Meksika topraklarının önemli bir kısmını ilhak etti.
Büyüyen Amerika kısa süre içerisinde büyük bir iç savaş yaşadı.
1904’te ünlü Amerikan Başkanı Roosevelt döneminde doktrin geliştirildi ve ABD’nin “çevresindeki” ülkelerde “istikrarsızlık” gerekçesiyle müdahale etmesini mümkün kıldı. Nitekim bu tarihten sonra 20. Yüzyıl içerisinde Küba, Nikaragua ve Dominik Cumhuriyeti gibi birçok ülkeye yönelik ABD müdahalesinin temelini oluşturdu bu doktrin.
İkinci dünya savaşından sonra Monroe Doktrini küresel işgal savaşlarının en önemli itici gücüydü. Tabii Amerika bunu “Uluslararası toplum ile koordineli” bir şekilde yaptığını iddia ediyordu.
Orta Amerika ülkeleri son 70 yıldır Amerika’nın “Arka bahçesi” olarak adlandırıldı ve oralarda gerçekleştirdiği her hukuksuz müdahale “Amerika’nın içişleri” olarak kabul edildi.
Latin Amerika ülkelerinde ise Amerikan müdahaleleri genellikle “medya, sermaye ve asker” üçlüsü üzerinden gerçekleşti. ABD çıkarlarına uymayan her yönetim “Darbe” ile devrildi ve bölge ülkeleri Amerikancı diktatörlerin eliyle ezildi, hırpalandı.
Venezuela’ya yönelik saldırı ve sonrasında yaşananlar ise yeni dönemin işaretlerini verdi.
Amerika, yıllarca şirketler üzerinden Venezuela petrolünü sömürmüş ve halkı sefalete mahkum etmişti. Hugo Chavez ile başlayan yeni süreçte Amerikan şirketleri ülkeden kovuldu. Amerika o dönemden şimdiye kadar “Venezuela yöneticileri bize ait petrolü çalıyor” iddiasıyla suçlamada bulundular.
Ambargolarla Venezuela’nın petrol satmasını engellemeye çalıştı Amerika.
Hem Chavez hem de sonrasında Maduro, askeri darbelerle devrilmeye çalışıldı, bu tutmayınca alana uyduruk siyasi kişiler sürülüp “yapay bir muhalefet” oluşturuldu.
Bu da tutmayınca Maduro, uyuşturucu ticareti yapmak ve kara para aklamakla suçlandı ve askeri operasyonla alıkonuldu.
Hem Maduro hem de eşi aşağılandı, şehirde gezdirilerek teşhir edildi, güç gösterisinde bulunuldu.
Trump, emperyalizmin değişen yüzünü net kelimelerle ifade etti:
“Monroe Doktrini çok önemliydi; ama biz onu fazlasıyla aştık. Artık buna Donroe Doktrini deniyor.”
Kolombiya’yı, Küba’yı tehdit etti, gözünü Danimarka’ya bağlı olan Grönland’a diktiğini gizlemedi.
Böylece dünya “Donroe doktrini” sürecinin başladığını öğrenmiş oldu.
Bundan sonra artık kimsenin egemenlik hakkından, hukuktan, insan haklarından söz etmesinin anlamı yok.
Amerikan çıkarları söz konusu olduğunda artık hiç kimse ve hiçbir devlet güvende değildir.
Öyleyse herkes bu yeni dönemi anlamalı ve ona göre tavır geliştirmelidir.
Küresel emperyalizmin yeni yüzüyle mücadele de artık klasik usullerle olmamalıdır.
Tüm dünya, Gazze örneği üzerinden bir daha düşünmeli ve ona göre yeniden konumlanmalıdır.