İslam sadece mevlitlere, mezarlıklara, taziyelere hapsedeceğimiz bir cenaze kültürü müdür? İslam sadece ölülerin arkasından Yasin okumak, mezar taşlarını süslemek suretiyle hayat bittikten sonra devreye giren bir ahiret sigortası mıdır?
Unutulmasın ki İslam, yaşayanlar için inmiştir. Sokakta nasıl yürüyeceğinizi, ticarette nasıl dürüst kalacağınızı, devleti yönetirken nasıl adil olacağınızı söyler. Hayatı tanzim edemeyen bir din anlayışı İslam değildir.
Eğer İslam’dan anladığımız dindarlığı sakalın boyu, tesbihin tanesi, başörtüsünün markası veya giyilen cübbenin kumaşıyla ölçüyor ve dış görünüşü İslam’ın tek şartı zannediyorsak büyük bir yanılgı içindeyiz demektir. Zira İslam; kalbi hasetle, kibirle, kul hakkıyla ve nefretle dolu bir insanın, üzerindeki dini sembollerle "kurtulmuş" sayılacağı bir şekilcilik dini değildir. Şüphesiz semboller, bir inancın kimliği ve koruyucu kabuğudur; asıl sorun sembollerin varlığı değil, içlerinin boşaltılmasıdır.
Efendimiz (s.a.v), "İslam güzel ahlaktır" buyururken bir kılık kıyafet devriminden bahsetmiyordu; kalbin ve karakterin devriminden bahsediyordu.
İslam; insanları cehennemle korkutup hayattan soğutan, sanata düşman olan, kendisi gibi inanmayanı tekfir edip hain gören bir bağnazlık sistemi değildir. İslam alemlere "korku" olarak değil, "rahmet" olarak indirilmiştir. İslam’ın getirdiği adalet, düşmanına bile hakkını teslim etmeyi emreder. Kendinden olmayana hayat hakkı tanımayan o nefret dili, İslam’ın değil, cehaletin dilidir.
İnsanlar artık din kurallarını bir açık büfe gibi görüyor: İşine gelen, modern hayatıyla çelişmeyen hükümleri tabağına alıyor; nefsine ağır gelen, fedakarlık gerektiren hükümleri ise görmezden geliyor. Oysa İslam bir bütündür. İnançta, fıkıhta ve ahlakta bir teslimiyet gerektirir.
Bugün pek çok insan için Müslümanlık; Ramazan davulcusuyla duygulanmak, eski cami mimarilerine hayran kalmak, bayramlarda duygusal paylaşımlar yapmak ve "Ah nerede o eski günler..." nostaljisine sığınmaktan ibaret hâle geldi. İslam, bir kültür mirasına indirgenmiş durumda.
Oysa İslam, 1500 yıl önce ne kadar diriyse, bugün de o kadar taze ve hayata müdahildir. Geçmişin başarılarıyla övünüp bugünün dünyasında hiçbir ahlaki, bilimsel ve insani değer üretemeyen bir toplum, İslam’ın ruhunu taşımıyor demektir.
Oysa bu gürültülü ve vitrindeki yozlaşmanın aksine; ülkemizin ve dünyanın her köşesinde muhtaçlara el uzatan, sessizce yetim büyüten, dürüstçe ticaret yapan ve İslam'ın adalet ve merhamet yükünü omuzlarında taşıyan milyonlarca samimi, gizli kahraman da mevcuttur. İslam'ın geleceği, bağıranların değil, o sessiz yaşayanların elindedir.
Bugün sosyal medyadaki dindarlık diline bakın: Sürekli birilerini cehenneme gönderme yarışı, sürekli bir "hain, kafir, sapık" avı… Din, başkalarının hataları ve günahları üzerinden kendini kutsama seansı değildir.
İslam bir ideoloji değil, bir yaşam nizamı ve kalbi bir inkılaptır. İdeolojiler insanı birer militana dönüştürür; İslam ise kul ve insan yapmayı hedefler. Bize düşen sadece yıkıcı bir eleştiri yapmak değil; bu yozlaşmış yapıların karşısına adaleti, liyakati, bilimi ve ahlakı merkeze alan yeni, yapıcı ve kuşatıcı kurumlar inşa etmektir.
Eğer Hz. Peygamber bugün aniden aramıza dönseydi ve Onun adına kurduğumuz bu devasa mekanizmaları, dini yapıların dünyevi çıkarlarla iç içe geçtiği örnekleri, lüks iftar sofralarını, insanları kolayca yargılayan ve ayrıştıran söylemleri, kul hakkı yerken alnı secdeden kalkmayan dindarları görseydi ne derdi?
Büyük ihtimalle yüzünü hüzünle çevirir ve tek bir cümle kurardı:
"Ben size bunu getirmedim... Ben size şekli kutsayıp özü katledin diye değil; dünyayı adaletle, kalbinizi merhametle imar edin diye geldim."