Yaklaşık yirmi yıl önceydi, hanımla birlikte ziyaretlerimizi tamamlamış, Diyarbakır’dan Kayseri’ye dönüyorduk. Otobüs Ergani’den son yolcularını alıncaya kadar hiç konuşmadık, sonra hanım;
“Hoca, biliyor musun, şu son misafir olduğumuz ev var ya, bizim odada on kişiden fazla kadın vardı, ben hariç istisnasız her birinin kocası en az sekiz, on, on beş yıl cezaevinde kalmış” dedi. Bir müddet sustuk, böyle olduğunu biliyordum.
Hem daha başka şeyler biliyordum, benim onlar gibi fazla bir cezaevi hayatım yoktu ama onları cezaevlerinde ziyaret ediyordum. İşte o zaman görüyordum onların eşlerini, kızlarını, annelerini.
Özellikle başka şehirlerde yatan mahkumların eşlerinin, yakınlarının neler çektiklerini. Gecenin yarısında vakitsiz Tokat’a gelen ve sabaha kadar insanların tedirgin bakışları karşısında bir caminin avlusunda bekleşen o çarşaflı bacılarımızı asla unutamam. Türkiye’nin dört bir yanında devam ediyordu bu durum; Edirne’de, Kandıra’da, Gümüşhane’de, Bayburt’ta, Adıyaman’da, Erzurum’da ve daha nice şehirde eşlerini yalnız bırakmayan bu kardeşlerimizin sabahlara kadar otogarlarda bekleyişleri hep gözümün önünde.
Ben sadece cezaevi ziyaretlerini söyledim, halbuki bunun gerisinde çok daha başka dünyaları vardı bu bacılarımızın. Her şeyden önce onlar çocuklarının aynı zamanda babalarıydı. Yokluğun ne olduğunu, geçinmenin ne olduğunu onlar biliyordu.
Bu bir dönemdi, o dönemin bütün zorlukları onların omuzundaydı. İslam davası uğruna büyük bedeller ödeniyordu.
Daha sonra bu kadınlarımız İslam adına meydanları doldurma görevini üstlendiler.
Artık onları bir bir kaybediyoruz. Dün aramızdan ayrılan Muhterem Cemal Çınar hocamızın eşi Muhterem Emine bacımızın İslam davasını omuzlayan, çile çeken ve bedel ödeyenlerden birisi olduğuna şahitlik ediyorum. Rabbim çektiği sıkıntılarını mizanına koysun, mekanı cennet olsun!
Selam ve dua ile!