İran ile ilan edilen ateşkes, ilk bakışta bölgeye kısa bir nefes aldırmış gibi görünebilir. Ancak tarih bize öğretmiştir ki bazı ateşkesler barışın değil, yeni hesapların başlangıcıdır. Bugün Ortadoğu’da yaşanan da tam olarak budur. Silahların geçici olarak susması, hakikatin de sustuğu anlamına gelmez.
Bu savaşın görünür tarafında bombalar, füzeler ve askeri hamleler vardı; fakat görünmeyen tarafında çok daha büyük bir hesaplaşma yaşandı. Uzun yıllardır bölgeyi kendi iradesine göre şekillendirmeye çalışan Amerika Birleşik Devletleri, bu süreçte arzu ettiği sonucu elde edememiştir. Savaşın askeri bilançosu tartışılabilir; ancak siyasi bilançosu açıktır: Amerika istediğini alamamıştır. Bu durum, Washington’un bu meseleyi kapattığı anlamına gelmez. Aksine tarih gösteriyor ki ABD kaybettiği her cephede rövanş arar.
Dolayısıyla bugün ilan edilen ateşkes, büyük ihtimalle yeni bir hazırlık döneminin başlangıcıdır. Diplomasi masasında sakin görünen yüzlerin arkasında yeni planlar yapılacaktır. Ekonomik baskılar, siyasi manipülasyonlar ve vekâlet savaşları yeniden devreye sokulacaktır. Çünkü küresel güç dengelerini kaybetmeyi kabul etmeyen bir zihniyet, yenilgiyi hiçbir zaman son olarak görmez.
Bu tabloda israil’in rolü ise her zamanki gibi belirgindir. Ortadoğu’da istikrarsızlık, israil’in en büyük güvenlik kalkanıdır. Bölgede huzur ve birlik oluştuğu an, israil’in kurduğu siyasi denklemin temelleri sarsılır. Bu yüzden israil’in fitne üretme politikası yeni değildir ve muhtemelen bundan sonra da devam edecektir. Mezhep ayrılıklarını körüklemek, bölgesel gerilimleri artırmak ve ülkeleri birbirine düşürmek, bu stratejinin en bilinen araçlarıdır.
Ancak burada asıl sorulması gereken soru şudur: Dünya bu tabloyu daha ne kadar seyredecek?
Bugün yaşanan kriz yalnızca İran’ın ya da Ortadoğu’nun meselesi değildir. Bu mesele uluslararası hukukun, egemenliğin ve insanlık onurunun meselesidir. Eğer güçlü olan istediği ülkeye baskı kurabiliyor, istediği bölgeyi savaş alanına çevirebiliyorsa, yarın hiçbir ülke güvende değildir.
Bu nedenle artık yalnızca bölge ülkelerinin değil, tüm dünyanın daha açık ve daha kararlı bir tavır ortaya koyması gerekmektedir. Küresel sistemin adalet iddiası ancak böyle bir duruşla anlam kazanabilir.
Peki, ne yapılmalıdır?
Öncelikle bölge ülkeleri kendi aralarındaki ihtilafları bir kenara bırakmak zorundadır. Tarih boyunca dış müdahalelerin en büyük sebebi, iç bölünmeler olmuştur. Mezhep, etnik kimlik veya siyasi farklılıklar üzerinden yürütülen tartışmalar, dış güçlerin en çok kullandığı kapılardır. Bu kapılar kapatılmadıkça bölgede kalıcı bir istikrar mümkün değildir.
İkinci olarak ekonomik bağımlılık meselesi ciddi biçimde ele alınmalıdır. Siyasi bağımsızlık, ekonomik bağımsızlık olmadan sürdürülemez. Enerji kaynaklarına, ticaret yollarına ve finans sistemine hâkim olan güçler, savaşmadan da ülkeleri diz çöktürebilir.
Üçüncü olarak uluslararası kamuoyunun vicdanı harekete geçirilmelidir. Bugün dünyanın birçok yerinde insanlar yaşanan adaletsizlikleri görüyor ancak güçlü bir siyasi irade ortaya koyamıyor. Sessizlik, çoğu zaman zalimin en büyük müttefikidir.
Son olarak şunu açıkça ifade etmek gerekir: Ateşkesler barış getirmez; barışı getiren şey adalettir. Adaletin olmadığı yerde yalnızca yeni çatışmaların zamanı ertelenmiş olur.
Bu yüzden bugün asıl mesele ateşkesin kendisi değil, onun ardından nasıl bir irade ortaya konacağıdır. Eğer dünya bu süreçten ders çıkarmazsa, bugün sustuğunu sandığımız silahların yarın daha büyük bir gürültüyle yeniden konuşması kaçınılmaz olacaktır.
Tarih bize şunu defalarca göstermiştir: Haksız güç geçici olabilir, fakat haklı direniş er ya da geç kendisine bir yol bulur.
Sorulması gereken asıl soru şudur: Ateşkesin ardından dünya gerçekten barış mı arayacak, yoksa yeni bir savaşın hazırlığını mı yapacak?
Gazze’ye ve İran’a selam, direnişe devam!