Sorunun cevabını biliyoruz aslında.

Mavi Marmara’dan Gazze kıyımına kadar hep böyle oldu çünkü.

Hep izledik. Canlı yayınlarda canlarımızın katledilmesine seyirci olduk.

Etkili ve yetkililer sunucu vazifesinde naklen sundu üstelik.

Şu an SUMUD filoları için de aynı sahneler yaşanıyor.

Uluslararası sularda uluslararası haydutlar tarafından hukuk ayaklar altına alınıyor.

Kimse bir ses çıkarmıyor. Kimse, “bu yardım gönüllüsü insanlara neden bu muameleyi yapıyorsunuz” diyemiyor.

Oysa o gemilerde silah yok.
Çıkar hesabı yok.
Siyasi ikbal yok.
O insanların yükü sadece vicdan.

Ama ne yazık tek yükleri vicdan olan bu insanların arkasında duran gerçek bir irade yok.

SUMUD’u sadece izlemek, kendi insanlığımızın da batışını izlemektir. Bundan dolayı “hala ölmemiş” insanlar canlarını ortaya koyarak bir hayat koridoru açmaya çalışıyorlar. Devletler ise dengeleri bozmamaya, ilişkileri zedelememeye, stratejik hesapları korumaya çalışıyor. Vicdan, diplomasinin dipnotuna dönüşmüş durumda.

Aslında atılması beklenen adımlar net. Bu vampir eşkıya sürüsüne gösterilecek tepki belli. Anladıkları dil ile konuşmaktan başka bir şeyden anlamıyorlar. Burada da sıkıntı yok. Ama gelin görün ki bunlar yapılmadı, yapılmayacak.

Şunlar ise maalesef net yapılacaklar arasında.

Birincisi, bu güzel insanlar derdest edilince mecburi, soğuk, resmi, diplomatik bir yüz ile bazı girişimler yapılacak. Telefon trafikleri olacak. “Ne çabuk bıraktırdık” gururu olacak.

İkincisi, Allah muhafaza etsin bu vicdan ehline daha kötü bir şey olursa da kınama metinleri hazır zaten. Çekmecelerde bekliyor. Özneleri değiştirilecek, tarihler güncellenecek ve kamuoyuna servis edilecek.

Evet, sadece bunlar yapılacak. Ötesi bir şey olmayacak. Olmadı, olmayacak da.

Yüreğimizin yangınına bir çare anlamında haykırıyoruz!

Gazze’nin o bombalanmış, un ufak edilmiş yıkıntılarından daha mı yıkık durumdadır bizim vicdanımız? O beton yığınlarından daha mı az enkaz altındayız?

Siyasetin, diplomasinin, "stratejik dengelerin" arkasına sığınmak bu sessizliği meşrulaştırır mı?

Sahip çıkılmayan her aktivist, arkasında durulmayan her özgürlük teknesi, aslında bu toprakların tarihsel iddiasından, o kadim adalet refleksinden bir parça koparıp götürmüyor mu?

Yıllarca adalet, mazlum, kardeşlik söylemleriyle kurulan büyük cümleler; somut bedel ödeme anı geldiğinde yerini sessizliğe bırakıyorsa, geriye sadece hamaset kalmıyor mu?

Söylemlerin büyüklüğü ile eylemlerin cüceliği arasındaki uçurum, bizi kahrediyor.

Hâlâ vakit varken; kınama metinlerini yırtıp atın ve bu insanlara, bu davaya, bu vicdan filosuna gerçekten sahip çıkın. Yoksa tarih, sadece o haydutları değil; onları izleyen canlı yayın izleyicilerini de yazacak!