Osmanlı’nın yıkılışından bu yana Ortadoğu hiçbir zaman çatışmalardan, gerginliklerden, savaşlardan rahat yüzü görmemiştir. Ancak son yıllarda çok daha belirgin bir şekilde gerginliğin arttığına ve adeta bir barut fıçısı haline dönüştüğüne şahit oluyoruz. Tek bir kıvılcım, birbirini tetikleyen artçı yıkımları beraberinde getirme potansiyeli taşımaktadır.

İşgalci terör devleti ile ABD’nin, Ortadoğu’nun herhangi bir yerinde patlattığı her bomba, sadece birer askeri operasyonun değil; yüzyıllık bir harita revizyonunun habercisi gibi duruyor. Bu nedenle soykırımcı israilin ABD desteğiyle İran’ı hedef alan saldırılarını sadece bir güvenlik meselesi veya terörle mücadele parantezine sıkıştırarak okumak, aslında gelmekte olan asıl fırtınayı görmezden gelmektir. Karşımızda adım adım ilerleyen, dini referanslarla beslenen ve sınır tanımayan bir genişleme stratejisi var.

Soykırımcı israilin halen Gazze’de devam ettirdiği soykırım, Lübnan’a yönelik saldırıları ve Suriye’nin Golan tepelerini fiilen ilhak ederek Şam kapılarına dayanması, birbirinden bağımsız savunma hamleleri değildir. Bu hamlelerin ardındaki asıl hedef, Nil’den Fırat’a uzanan o meşhur vadedilmiş topraklar ütopyasıdır.

Yıllardır gerçekleşmesi mümkün görünmeyen ve bir Yahudi hayali gibi duran bu harita, bugün sahadaki gerçekliğe dönüşmüş durumda. Filistin topraklarını gasp eden, Lübnan’ı ateş çemberine alan zihniyet; şimdi de önündeki en büyük bölgesel engel olan İran’ı bertaraf etmek istiyor. İran’ın saf dışı bırakılması demek, bu ütopyanın önündeki en büyük askeri ve siyasi setlerden birinin yıkılması demektir.

Soykırımcı işgal devletinin Ortadoğu’yu kaosa sürüklemek ve asıl hedefine ulaşmak için plan yaptığı artık sır değil. Çünkü bizzat soykırımcı işgal devletinin karar vericileri bunu açıkça söylemekten çekinmiyor. Netanyahu’nun geçtiğimiz günlerde yaptığı ve önce Şii blokunu bertaraf edip sonra Sünni blokuna yöneleceklerine dair pervasız açıklaması aslında her şeyi özetliyor.

Bu ifade, soykırımcı bir devletin stratejik planından ziyade, bir işgal ajandasının ilanıdır. Şii direnci kırıldıktan sonra hedefin Sünni dünyası olacağını söylemek, doğrudan bu coğrafyanın omurgasına meydan okumaktır. Peki, bu Sünni blok içinde en güçlü, en dirençli ve bölgesel oyun kurucu kapasitesi en yüksek devlet hangisidir?

İran’ın zayıflaması veya düşmesi durumunda, vaat edilmiş topraklar projesinin bir sonraki aşamasının Anadolu toprakları olacağına kesin gözüyle bakmak bir komplo teorisi değil, maalesef gerçekliğin ta kendisidir. Soykırımcı israil, Türkiye’yi doğrudan bir savaşa çekmek veya en azından bölgesel gücünü pasifize edecek kaos planlarını devreye sokmak için her türlü yolu deneyecektir.

Fiili bir savaştan önce Türkiye’yi kendi içine kapatıp büyük israil projesine karşı başını kaldıramaz hale getirmek için birtakım başka planlar devreye sokacaklardır. Ekonomik ve siyasi istikrarsızlık, iç kargaşa ve terör kartlarının yeniden masaya sürülmesi, ilk etapta akla gelen oyunlardan bazılarıdır.

Planın tıkır tıkır işlediği bir gerçek. Ancak burada sormamız gereken en hayati soru şudur: Türkiye’nin devlet aklı, sınırlarının hemen ötesinde kurulan bu darağacının ne kadar farkında?

Türkiye, sorunları diplomasiyle çözmenin arayışında. Oysa söz konusu soykırımcı işgal devleti olunca, diplomasi ve barıştan söz etmenin bir anlamı kalmıyor. Çünkü işgal devleti diplomasiyle değil, silahla konuşuyor. Bu nedenle mesele artık sadece bir dış politika tercihi değil, varlık–yokluk meselesidir. Bölgedeki komşuların birer birer istikrarsızlaştırıldığı bir denklemde, işgalci terör devletini durdurmanın ve yok etmenin tek yolu, onun anladığı dilden konuşmaktır. Eğer bu yayılmacı ütopya durdurulmazsa, İran’a yapılanların çok daha fazlası Türkiye’ye yapılacaktır.

Vakit, bu kirli satranç tahtasını devirme vaktidir. Çünkü bu savaşta pasif davranmak, sırasını beklemekten başka bir anlam taşımıyor.