Son bir yıl içinde dengeler çok hızlı bir şekilde değişti.

8 Aralık 2024’te 61 yıllık Baas rejimi, 13 yıllık bir iç savaştan sonra yıkıldı.

Suriye tam anlamıyla bir enkaz halindeydi.

Bir tarafta, iç savaşta büyük acılar çeken Sünni çoğunluk vardı ve onlar devrime seviniyordu.

Öte tarafta iç savaş boyunca Baas’ın yanında yer almış olan Nusayriler ve Dürziler vardı ve yeni dönem için kaygılıydılar.

Hıristiyanlar, genellikle ya ülkeyi terk ettiler ya da tarafsız görünmeye gayret ettiler.

Türkmenler muhalif gruplar içerisinde yer aldı.

Kürtlerin durumu en karmaşık olandı.

Yüzlerce yıldır yaşadıkları yerlerin bir kısmında yoğunlaşsalar da Suriye’nin Şam, Halep, Humus ve diğer bölgelerine yayılmışlardı.

Öcalan’ın yıllarca Şam’da Esad’ın himayesinde kalması, Suriye Kürtleri içerisinde PKK’nın rahat faaliyet göstermesine neden olmuştu.

Ama Kürtlerin bir kısmı yine Baas yönetimi tarafından “1945’ten önce Suriye’ye gelmişler” iddiasıyla “Ecnebi” olarak kabul edildi ve kimlik dahi verilmedi. Topraklarına el konuldu, eğitim görmelerine izin verilmedi.

Üstelik bu karar Baas’ın daha ilk yıllarında alınmıştı.

Doğrusu Suriye’ye Türkiye Kürtlerinden geçişler olmuştu; ama bunlar genellikle 1925 sonrası Kemalist rejime karşı isyanlar ve sonrasında yaşanan kıyımlardan kaçanlardı. Gidenlerin çoğu da akraba ve yakınlarının yanına gitmişlerdi.

Sykes Picot anlaşması ile çizilen sınırlardan en büyük zararı Kürtler görmüştü, çünkü çizilen yeni sınırlar aşiretleri ve hatta aileleri bölmüştü.

Suriye Kürtleri içerisinde tarikatların önemli bir gücü vardı. Bununla birlikte KDP’nin Suriye kolunun örgütlenme geçmişi oldukça eskiydi.

Suriye iç savaşı başladığında PKK’nın Suriye kolu olan PYD hareketi diğer muhalif Kürt gruplarının aksine hemen silahlandı. Bulunduğu bölgede Baas güçleriyle değil de Baas ile çatışma halinde olan muhalif gruplarla karşı karşıya geldi.

Kürt bölgelerinde PYD’nin kendisi dışındaki Kürt yapılanmalarına karşı sert davranışı, infazları ve muhalif liderleri hapsetmesi tepkilere neden oldu.

Barzani’nin çağrılarıyla iki kez (Duhok ve Erbil’de) toplantılar gerçekleştirildi ve anlaşmalara varıldı, ancak PYD her iki anlaşmaya da uymadı.

Amerikan yönetiminin bazı Arap aşiretlerini de işin içine katarak PYD öncülüğünde SDG adında bir silahlı birlik oluşturması ve ağır silahlar dahil destekte bulunması Suriye’de dengeleri değiştirdi.

Amerika, Türkiye çok istemesine rağmen “DAİŞ’le mücadelede müttefik” olarak PYD öncülüğündeki SDG’yi seçti; bu Türkiye’yi çok rahatsız etmesine rağmen Amerika’dan dolayı bir adım atmasına mani oldu.

Baas rejiminin devrilmesi, Suriye üzerinden hesap yapanların sayısında bir azalmaya neden olmadı.

israilin Golan’dan başlayarak ilerlemesi, belli aralıklarla yaptığı tacizler, Dürzilerin Baas sonrası israile yanaşması, Nusayrilerin aralarına sızan Baas artıklarının etkisiyle giriştiği kalkışmalar, Türkiye’nin üs kurma çabaları, Suudi ve BAE’nin hamleleri, Fransa’nın limanlarla ilgili yaptığı anlaşmalar, Rusya’nın yeni yönetimle görüşerek askeri varlığını ve üsleri koruma çabası…

Yeni Suriye yönetiminin Dürzi bölgelere Dürzi bir vali ataması, Nusayrilere ve Kürtlere verilen sıcak mesajlar, Selefilerin dışındakilere dini kurumlarda görevler verilmesi ve dengeli adımlar atılması genellikle olumlu karşılandı; ama daha ilk adımda Anayasa taslağında ülkenin isminin Suriye Arap Cumhuriyeti olarak belirtilmesi ilk düğmenin yanlış iliklendiği izlenimini oluşturdu.

Daha devrimin ilk zamanlarında Ahmet Şara ile Mazlum Abdi arasında imzalanan 10 Mart mutabakatı birçok kişiyi umutlandırdı; ama hemen sonrasında açıklanan Anayasa taslağındaki “dini vurgular” karşısında PYD yönetimi “sosyalist bir tepki” gösterdi ve karşı açıklama yaptı.

10 Mart sonrasındaki süreci sonraki yazıda değerlendireceğiz inşallah.