Günümüzde toplumsal huzuru, asayiş bültenlerinde ya da ekonomik göstergelerde arıyoruz. Ancak asıl fırtına, dört duvarın arasında, sessizce ve derinden koptu. Modern yaşamın "ilerleme" olarak sunduğu pek çok kavram, ne yazık ki aileyi ayakta tutan temel sütunları birer birer aşındırdı. Bugün okul bahçelerinde, sokaklarda veya dijital mecralarda karşımıza çıkan şiddet sarmalı, sadece "eğitimsizliğin" değil, bilakis yanlış kurgulanmış bir "modernlik" anlayışının ve medya eliyle meşrulaştırılan bir çürümenin meyvesidir.
Modern dünya, kadının değerini yalnızca "iş gücüne katılım" ve "ekonomik üretim" üzerinden ölçmeye başladı. Bu süreçte, bir nesli inşa eden annelik kimliği, yerini "kariyer basamaklarına" bıraktı. Evine, çocuklarına ve ailesine emek veren kadının emeği, "ev hanımlığı" adı altında küçümsenirken; bir patronun hedeflerine hizmet etmek "özgürleşme" olarak pazarlandı. Oysa aile, kadını sadece fiziksel varlığıyla değil, ruhu ve şefkatiyle ayakta tutan bir kaledir. Bu kalenin boşaltılması, çocukları modern dünyanın soğuk rüzgarlarına karşı savunmasız bıraktı. Çok çocuk sahibi olmanın bir "yük" veya "bilinçsizlik" olarak aşağılanması ise toplumun geleceğinden çalınan en büyük mirastır.
Bu değer kaybı, sadece sosyolojik bir değişim değil, medya aracılığıyla yürütülen sistemli bir suikasttır. Her akşam evlerimize konuk olan dizilerde, aile büyükleri karikatürize edilip aşağılanırken; adam öldürmek, intikam almak ve şiddet uygulamak bir "hak", bir "erkeklik nişanesi" gibi servis ediliyor. Ekranda kurşun sıkan, racon kesen karakterler gençlerin rol modeli haline getirilirken, insan canının kutsiyeti ayaklar altına alınıyor.
Daha da vahimi, "kadın programı" adı altında sunulan gündüz kuşağı rezaletleridir. Reyting uğruna en mahrem aile sırları, en çirkin ihanetler ve toplumsal ahlakı yerle bir eden vakalar milyonların gözü önüne seriliyor. İslam’ın "hayâ" ve "setr" (ayıpları örtme) ilkeleri, reyting canavarına kurban ediliyor. Gayrimeşru ilişkilerin, aile içi ihanetlerin bir "marifet" gibi tartışıldığı bu programlar, toplumun sinir uçlarını uyuşturmakta ve kötülüğü sıradanlaştırmaktadır. Kötülük sıradanlaştığında, vicdan susar; vicdan sustuğunda ise toplum çürür.
Disiplin ve sabır kavramları, modern pedagojinin yanlış yorumlanmasıyla "baskı" olarak yaftalandı. Evde babanın otoritesinin sarsılması, dışarıda ise öğretmenin saygınlığının zedelenmesi, çocukların sığınacağı ve hizalanacağı ahlaki sınırları yok etti. Sabretmenin ve zorluklara göğüs germenin "eziklik" sayıldığı bir çağda, her istediğine anında ulaşmaya alışmış bir nesil türedi. Sınır tanımayan, otorite kabul etmeyen bu anlayış, en küçük bir engellenme hissinde şiddete başvurmayı bir hak olarak görmeye başladı.
Bugün şiddet olaylarına karışan çocukların büyük bir kısmının "eğitimli" ve "varlıklı" ailelerden gelmesi tesadüf değildir. Çocuğu değerli hissettirmenin yolu, ona vakit ayırmak ve değer aşılamak yerine, pahalı oyuncaklar ve lüks markalar almakla karıştırıldı. Sevginin yerini nesneler aldığında, çocuk için "değer" kavramı sadece fiyat etiketlerine indirgenmiş oldu. Bu maddiyat odaklı büyüme, empatiden yoksun, narsistik eğilimleri yüksek bireylerin yetişmesine zemin hazırladı.
Yaşadığımız toplumsal travmalar, sadece polisiye tedbirlerle çözülecek meseleler değildir. Okullarda birer "canavara" dönüşen çocuklar, aslında parçalanmış değerlerin, değersizleştirilmiş ebeveynliğin ve içi boşaltılmış aile kavramının birer yansımasıdır.
Eğer toplum olarak bir iyileşme bekliyorsak; annelik makamının iade-i itibarını sağlamalı, ekranlardaki şiddet ve ahlaksızlık pornografisine dur demeli, babanın evdeki sarsılmaz yerini yeniden tahkim etmeli, güzel ahlakı, sabrı ve disiplini birer erdem olarak çocuklara aşılamalıyız.
Modernizm bizi iş yerlerinde başarılı, ancak evlerimizde yabancı kıldı. Oysa huzur, kariyer basamaklarında değil; anne duasında, şefkatinde, terbiyesinde, baba nasihatinde, disiplininde ve bir aile sofrasının vakarında saklıdır. Toplumsal çürümenin önüne geçecek yegane güç, dini ve kültürel değerlerimiz ile yeniden inşa edilecek güçlü aile yapısıdır.