“Bazıları nükleeri tehdit diye sunar; bazıları tehdidi düzen diye adlandırır. Güç konuştuğunda adalet susarsa, geriye yalnızca korku kalır.”
İran ile ABD arasındaki gerilim, yıllardır “nükleer program” başlığı altında servis ediliyor. Oysa mesele yalnızca uranyum zenginleştirme oranları ya da santrifüj sayıları değil. “Nükleer bahane” ifadesi, krizin teknik boyutunun ötesine geçerek küresel güç mücadelesine işaret ediyor. Washington, Tahran’ın nükleer silah geliştirme ihtimalini dünya barışı için tehdit olarak sunarken; İran bunun barışçıl enerji programı olduğunu savunuyor. Fakat sahadaki gerçeklik, bu tartışmanın çok daha derin bir jeopolitik hesaplaşmanın parçası olduğunu gösteriyor.
1979’daki İran İslam Devrimi sonrasında ABD’nin bölgedeki en önemli müttefiklerinden biri devrilmiş, yerine Washington karşıtı bir yönetim gelmişti. Bu kırılma, yalnızca diplomatik ilişkilerin kopmasına değil, aynı zamanda uzun soluklu bir güç mücadelesine zemin hazırladı. 2015’te imzalanan Kapsamlı Ortak Eylem Planı (JCPOA) ile tansiyon düşürülmüş gibi görünse de, 2018’de ABD’nin anlaşmadan çekilmesi gerilimi yeniden alevlendirdi. Bu adım, uluslararası hukuk ve çok taraflı diplomasi açısından da ciddi bir güven erozyonuna yol açtı.
ABD’nin İran’a yönelik yaptırımları yalnızca siyasi değil, ekonomik bir kuşatma niteliği taşıyor. Bankacılık sisteminden enerji ihracatına kadar uzanan yaptırımlar, doğrudan İran halkını etkiliyor. Bu tablo, Washington’ın küresel sistemdeki gücünü bir baskı aracına dönüştürdüğünü gösteriyor. ABD, askeri üsleri, uçak gemileri ve yaptırım mekanizmalarıyla dünyanın birçok bölgesinde belirleyici bir aktör. Ancak bu belirleyicilik, çoğu zaman “küresel düzeni koruma” söylemiyle meşrulaştırılan bir kabadayılığa dönüşüyor.
Öte yandan İslam dünyasının bu gerilim karşısındaki sessizliği dikkat çekici. Bölge ülkeleri, ya Washington’la ekonomik ve askeri bağlarını riske atmamak için temkinli davranıyor ya da kendi iç krizleriyle meşgul. Oysa İran’a uygulanan baskı, yalnızca bir ülkeye yönelik değil; bölgesel bağımsızlık iddiasına karşı verilen bir mesaj niteliği taşıyor. Bu sessizlik, ortak bir siyasi vizyon eksikliğini ve parçalanmışlığı gözler önüne seriyor.
Hürmüz Boğazı, küresel petrol ticaretinin kalbi sayılıyor. Bu stratejik geçiş noktası, gerilimin ekonomik boyutunu açıkça ortaya koyuyor. Enerji hatları ve ticaret yolları üzerindeki kontrol mücadelesi, nükleer dosyanın arka planındaki en önemli dinamiklerden biri. İran’ın bölgesel nüfuzu ve askeri kapasitesi, ABD’nin Orta Doğu’daki müttefikleri açısından tehdit olarak algılanıyor; ancak bu algının sürekli kriz üretmesi, bölge halklarını istikrarsızlık sarmalına itiyor.
Sonuç olarak “nükleer bahane”, yalnızca bir sav değil, bir okuma biçimi. İran’ın nükleer kapasitesi elbette uluslararası denetime açık olmalı; ancak ABD’nin küresel gücünü yaptırımlar ve askeri baskıyla dayatması da sorgulanmalı. İslam dünyasının sessizliği sürdükçe, bölgedeki güç dengesi dış müdahalelere açık kalmaya devam edecek. Gerçek barış, yalnızca silahların değil, çifte standartların da terk edilmesiyle mümkün olacaktır.
Gazze’ye selam, direnişe devam!