İnsanlık bazen savaşlarla sınanır, bazen kıtlıklarla. Ama bugün yaşadığımız çağ, yalnızca bir savaşın ya da bir krizin çağı değil; ahlakın, vicdanın ve utanma duygusunun çöktüğü bir çağdır. Bunu söylemek benim için ağır bir utançtır ama gerçek tam olarak budur: Biz, insanlığın bittiği bir çağda yaşıyoruz.
Bugün dünyanın gözü önünde bir halk öldürülüyor. Çocuklar, kadınlar, yaşlılar; bombalarla, açlıkla ve kuşatmayla yok ediliyor. Ama aynı anda başka bir dünyada insanlar tribünlerde bağırıyor, milyonlar futbol maçlarının skorlarını tartışıyor. Bir tarafta enkaz altından çıkarılan çocuklar var, diğer tarafta hangi futbolcunun daha pahalı transfer edildiğini konuşan kalabalıklar. Bu manzarayı izlerken insan kendi insanlığından utanıyor.
Bu çağın en büyük fitnesini ise israil üretmektedir. israil yalnızca bir devlet değil, küresel düzenin ahlaki çöküşünün sembolü haline gelmiştir. Filistin’de dökülen kan, yalnızca bir işgalin sonucu değildir; Batı’nın çöken vicdanının da aynasıdır. Kendini “medeniyet” olarak tanımlayan Batı dünyası bugün adeta israilin kölesi gibi davranmaktadır. İnsan hakları nutukları atan ülkeler, sıra Filistinli çocuklara geldiğinde kör ve sağır kesilmektedir. Hukuk, demokrasi ve insan hakları kavramları artık yalnızca güçlünün çıkarlarını koruyan birer araç haline gelmiştir.
Ama bütün suçu Batı’ya atmak da kolaycılık olur. Çünkü bu tablo karşısında Asya’nın büyük güçleri de utanç verici bir sessizlik içindedir. Nüfusları milyarlar olan ülkeler, ekonomik devler, askeri güçler… Ama söz konusu mazlumlar olduğunda hepsi temkinli, hepsi korkak. Ticaret anlaşmaları, enerji dengeleri ve küresel hesaplar, insan hayatının önüne geçmiş durumda.
En acı olan ise Müslüman dünyanın hali. Sayıları milyarları bulan bir ümmetin bugün bu kadar dağınık, bu kadar zayıf ve bu kadar etkisiz olması insanın içini parçalıyor. Gazze’de çocuklar ölürken, bazı başkentlerde diplomatik cümleler kuruluyor. Lübnan parçalanmış bir siyasi yapının içinde boğuluyor, Suriye yıllardır süren bir yıkımın içinde nefes almaya çalışıyor, İran ise bölgesel hesapların ve güç mücadelelerinin ortasında ayakta kalmaya çalışıyor. Ama bütün bu karmaşanın ortasında kaybedilen şey yine insan hayatı oluyor.
Bir tarafta insanlar açlıktan ölürken, başka bir tarafta insanlar yemek menüsünü beğenmediği için restoran değiştiriyor. Bir şehir bombalanırken başka bir şehirde insanlar tatil planları yapıyor. Bu çelişki yalnızca ekonomik eşitsizlik değil; bu, insanlığın ruhunu kaybetmesidir.
Ben bu tabloyu yazarken büyük bir mahcubiyet hissediyorum. Çünkü biz de bu çağın insanlarıyız. Bu vahşeti durduramayan, bu zulme karşı yeterince ses çıkaramayan, hatta çoğu zaman gündelik hayatın konforuna sığınarak olan biteni izleyen insanlar… Belki de insanlığın bittiği çağ tam olarak budur: Zulmün normalleştiği, vicdanın sustuğu ve insanların utanç duygusunu bile yavaş yavaş kaybettiği çağ.
Eğer bir gün insanlık yeniden ayağa kalkacaksa, önce bu utancı kabul etmek zorundadır. Çünkü insanlık bazen savaşta değil, sessizlikte ölür. Ve bugün dünyanın en büyük suçu, işte bu sessizliktir.
Gazze’ye ve İran’a selam, direnişe devam!