Uluslararası sistem, hukukun değil gücün etrafında dönüyor. Kâğıt üzerinde hukukla işletildiği gösterilse de pratikte güçle işliyor. Ancak son yıllarda bu güç kullanımı, klasik emperyalizm sınırlarını da aşarak açık bir haydutluk biçimine büründü. ABD’nin Venezuela’ya yönelik politikaları, bu haydutluğun artık gizlenme ihtiyacı bile duymadığını gösteriyor. Peki, mesele yalnızca Venezuela mı? Elbette hayır.
Tarihe baktığımızda ABD’nin hedef listesi rastgele oluşmaz. Bu listede yer almak için bir ülkenin “kötü” olması gerekmez; itaat etmemesi yeterlidir. Kendi kararını kendi veren, kaynaklarını kendi halkı adına kullanmak isteyen ve Washington merkezli düzene kayıtsız şartsız boyun eğmeyen her devlet, potansiyel hedef hâline gelir.
Belirlenen bu hedeflere ulaşmak için çeşitli yöntemler kullanır. Sonuçta halk yoksullaşır, devlet zayıflar, toplum çözülür. Ardından bu çöküş, yine aynı güç tarafından “başarısızlık” diye pazarlanır. Fail, mağdurun yerine geçer. İşte modern haydutluk tam olarak budur.
Bu haydutluğun ortak bir mantığı vardır: Hukuk yalnızca zayıflar içindir. Güçlü olan, kuralları ihlal ettiğinde “istisna”; zayıf olan itiraz ettiğinde “tehdit” ilan edilir. Böyle bir düzende ne uluslararası hukuk kalır ne de küresel güvenlik.
Venezuela bugün bu düzenin vitrininde duruyor. Dün Irak’tı, Libya’ydı. Yarın başka bir ülke olacak. Çünkü haydutluk, doymaz. Sürekli yeni hedeflere ihtiyaç duyar. Gücünü sınırlandıracak bir ahlak ya da hukuk tanımadığında, eninde sonunda bütün dünyayı potansiyel düşman olarak görmeye başlar.
Bu tabloya baktığımızda sıradaki ülkeleri tahmin etmek zor değildir. İran, uzun süredir bu baskının merkezindedir. Yaptırımlar, suikastlar, bölgesel kuşatma… Amaç açık: Diz çöktürmek. Çin ve Rusya ise daha büyük hedeflerdir; doğrudan saldırı değil, yıpratma ve çevreleme politikalarıyla sınırlandırılmak istenirler. Ukrayna’dan Tayvan’a uzanan kriz hatları, bu stratejinin parçalarıdır.
Kuzey Kore gibi küçük ama boyun eğmeyen devletler ise sembolik hedeflerdir. “İtaat etmemenin bedeli vardır” mesajı bu ülkeler üzerinden verilir. Afrika’daki kaynak zengini ülkeler de bu haydutluğun sessiz kurbanlarıdır. Darbeler, iç çatışmalar ve özel askerî şirketler aracılığıyla yürütülen yeni sömürgecilik, kameralara fazla yansımaz ama sonuçları son derece yıkıcıdır.
Türkiye gibi ülkeler ise farklı bir kategoridedir. Doğrudan hedef alınmazlar; ama sürekli baskı altında tutulurlar. Ekonomik kırılganlıklar, siyasal gerilimler ve “müttefiklik” diliyle yapılan müdahaleler, bu kontrol mekanizmasının araçlarıdır. Amaç yıkmak değil, sınırlandırmaktır.
Belki de artık şu gerçeği kabul etmek gerekiyor: Sorun tek tek ülkeler değil, gücün denetimsizliğidir. Ve tarih bize defalarca şunu göstermiştir: Kendini sınırsız gören her güç, bir gün kendi yarattığı kaosun altında kalır.