İnsani ilişkilerin sağlıklı bir şekilde devam edebilmesi, çoğu zaman görünenden daha fazla bir çaba gerektirir. Bu çabanın içinde yalnızca iyi niyet değil; güç, dikkat ve enerji de vardır.

İnsani ilişkiler, enerjisini; özveri, özen, fedakârlık, tahammül, sabır, anlayış, şefkat ve muhabbet gibi kıymetli meziyetlerden alır. Ancak bu meziyetler, her durumda ve her ölçüde aynı sonucu üretmez. Bir yandan ilişkileri bu değerlerle beslemek gerekirken, diğer yandan bu naif ve asil duyguları koruyarak, tabiri caizse israf etmeden taşıyabilmenin yollarını da bulmak gerekir. Aksi halde meziyet olan, zamanla kişiye eziyet olarak da geri dönebilir.

Bu durum yalnızca aile içi ilişkilerde, eşler arasında, arkadaşlık ilişkilerinde değil, çalışma hayatında ve kısacası iki ya da daha fazla insanın olduğu her yerde geçerli bir kıstastır.

Örneğin çoğu kez sevginin sağlaması, iyi niyet ve fedakârlık üzerinden yapılır. Oysa kimi zaman bu iki duygu hem düşünsel hem sözel hem de eylemsel olarak yoğun bir mesai içinde olsa da ilişkilerde bir tükenmişlik ve hatta çöküş hâli ortaya çıkabilir. Hatta sevgi, zamanla nefrete dahi dönüşebilir. Çünkü burada ilişki, taşınması zor bir yükün altında, buzdan bir benlik ile yürütülmektedir. Her nankörlükte, her kıymet bilmezlikte, sevgiyi omuzlayan benliğin bir parçası biraz daha erir.

Özetle; aşırı giden her şey, bir zaman sonra kendi zıddına yaklaşma ihtimali taşır…

Oysa insani ilişkilerin kaliteli, sağlam, selim ve uzun ömürlü olması; pek çok duygunun varlığı ve yoğunluğundan ziyade, bu duyguların nasıl taşındığı ve ilişkide nasıl işlendiğiyle çok yakından ilgilidir. Bilhassa itidalden uzak, vericiliğin ve alıcılığın adil bir dengeye oturtulmadığı ilişkiler, zamanla enerjiyi emen ve tüketen bir kıvama bürünebilir.

İnsani ilişkilerde sürdürülebilir enerji, tam da burada anlam kazanır.

Zira ilişkiyi ayakta tutan duygusal, düşünsel, sözel, eylemsel ve ahlaki gücün tükenmeden, sürdürülebilir bir kıvamda devam edebilmesi; ilişkiyi ayakta tutmaya katkı sunabilir ve muhatapları için bereketli bir zemin hâline gelebilir.

Haksızlığın kolayca normalleştiği, sınırların rahatça ihlal edildiği ilişkilerde sevgi bile, çoğu zaman etkisini yitirir. Hatta bu tür ilişkilerde sevgi, huzur ve mutluluk üretmek yerine, zamanla elem ve hüzün sebebi olur.

Burada ifade etmek gerekir ki; sürdürülebilir olan ilişkilerde sabır, koşulsuz bir şekilde ortaya salınan, pasif ve edilgen bir tutum değildir.

Bilakis sabır, hak ile yoğrulan bir planın parçası olduğunda; etkin, ilişkiye yön veren, anlam katan ve karşılıklı olarak çoğaltan etkili bir eleman haline gelecektir.

Zira sabır, haksızlığa koşulsuz katlanmak değil; hak ve denge korunurken ilişkiye sağlıklı ve esnek bir alan açabilmektir. Aksi hâlde itidalden uzak bir sabır, var olan alanı önce dengesizce genişletebilir, ardından hızla daraltarak ilişkiyi değil; tükenişi hızlandırabilir.

Bu noktada insani ilişkilerde, karşılıklı enerjileri çarpıştıran ve tüketen temel meselelerden biri de sağlıklı sınırlar belirleyememektir. Oysa sağlıklı sınırlar, ilişkilerin enerjisini koruyan en güçlü dinamikler arasında yer alır. Sınırları belli olmayan, korunmayan ya da sıkça ihlal edilen ilişkilerde, muhatapların sinir uçları zamanla olumsuz anlamda tahrik olabilir.

Mesela sınırların olmadığı bir ilişkide roller karışabilir, beklentiler karşılanmayabilir, süreç belirsizleşebilir ve bu nedenle enerji günbegün farklı alanlara sızabilir. Şeffaflık ve dürüstlük ise çoğu zaman bu sızıntının ilk kayıpları arasında yer alır.

Hülâsa, insani ilişkilerde ifrat ve tefritten muhafaza edilen, kimsenin hakkına girilmeden kazanılan itidalli bir kıvam, ilişkiyi ayakta tutan enerjinin daha sürdürülebilir kalmasına imkân tanıyarak, israf olmadan ilişkiyi ayakta tutan güçlü bir unsur hâline getirecektir.

Yani; “Ne zulmediniz ne zulme uğrayınız” çerçevesinde, adil ve hakkaniyetli, insana yakışır bir ilişki için güçlü bir zemin oluşmasına vesile olacaktır...