Ayet-i Kerimede muhatap olarak kast edilenler evvela o zamanın Mekke’li müşrikleri olduğu için “zikir ehli” ifadesinden, “ehl-i kitabın alimleri” anlaşılmış. Yani “peygamber nedir, ne yapar gibi soruların cevabını bilenlere sorun”. O dönemde de sonrasında da yine bu emri daha şümullü olarak “bilmiyorsanız işin hakikatini bilenlere sorun” diye anlamakta bir beis yoktur.
Mesela, daha bu Âyet-i Kerîme inmemişken, Resulullah(sav)’e yeryüzünde iman edenlerin ilki olan Hz. Hatice annemiz, Hira mağarasında gelen melek hadisesini, İncil’i bilen amcası Varaka b. Nevfel’e sormuş, o da o meleğin Cebrail olduğunu söylemişti.
Çaya çorbaya limon gibi, Türk, Kürt, Arap kelimelerini rasgele kullanmadan ve şu örgüt bu cemaat diye söze girmeden önce mesele neyse onu, niyeti zikir paklığında temiz olan işin ehlinden erbabından sormak hakkaniyetin gereğidir. Bu, Rabbani bir eylemdir, kişiyi sonrasında geri dönülmez nedametlerden korur.
On beş yıl oldu. Çağrı TV (bugünkü adıyla Rehber TV) ilk açıldığı seneydi. Niğde, Kahramanmaraş, Bayburt, Konya, Kayseri, Ağrı gibi yerlerden kanalı arayan ve mesaj yazan birçok kişinin özetle ve benzer içerikle dedikleri şuydu: “Biz sizi yanlış tanımışız. Bize çok farklı anlatmışlar. Siz de bizim gibi ayet-hadis anlatıyorsunuz, güzel bir çizginiz var. Hakkınızı helal edin..”
Ortada adaletten fersah fersah uzaklaşarak yargı dağıtan, duyar kasan, ahkam kesen, gerilen, rollenen ve ha bire esip gürleyenlere bakınca, Tarsus’tan nahif bir dostun esprisi hatıra geliyor:
İki arkadaşın arasındaki tartışma uzayıp da sesleri yükselmeye başlayınca kendisi, kenardan müdahale ediyordu ve “bi dakka kardeş bi dakka bak yüzde yüz sen haklısın”. Sonra diğerine dönüyor ve “kardeş sen de yüzde yüz haklısın” diyordu. Bu espri ile hava değişiyordu.
Hatta çok daha ötesi var: Sükunet için haksız olana yardım etmek.
Bakın Bediüzzaman, Rusya’da esarette iken, kaldıkları kampta esirler arasında bazen gürültülü münakaşa olduğundan bahsederken olayı nasıl çözdüğünü şöyle aktarıyor:
“Sükûneti muhafaza için dört-beş zabiti tâyin ettim. Ve dedim; 'Hangi köşede bir gürültü işittiniz, hemen yetişiniz. Hangi taraf haksız ise ona yardım ediniz.' Hakikaten bu tedbir ile gürültünün önü alındı. Benden soruldu: 'Ne için haksıza yardım ediniz, diyorsun?'
"Cevaben, o zaman demiştim ki: 'Haksız insafsızdır. Bir dirhem menfaatını kırk dirhem istirahat-ı umumiye için bırakmaz. Haklı adam ise insaflı olur. Bir dirhem hakkını, sükûnet-i umumiyedeki kırk dirhem arkadaşının menfaatına feda eder, bırakır. Gürültü kalkar, sükûnet iade edilir. Bu koğuştaki doksan zât istirâhat eder. Eğer, haklıya muâvenet (yardım) edilse, gürültü daha ziyadeleşecek. Bu nev' hayat-ı içtimâiyede, menfaat-ı umumiyenin ehemmiyeti nazara alınır. ' " (Lemalar, 28. Lema)
Aslında işin püf noktasını son cümlede söylüyor: Önemli olan bir tarafın değil, umumun yani herkesin faydası..
Şimdi herkesin “konjonktür”, “maslahat”, “bugünün şartları” diyerek kendini allâme-i cihan gördüğü bir kaygan zeminde, Âyetteki “zikir ehlini” doğru tespit ederek kılavuzu karga olanın burnunun neyden kurtulmadığını unutmamalı.
Muteber alimlere her hususta ihtiyaç var. Hele de çoklarının soytarılara, şovmenlere, ipsiz sapsızlara acayip prim verdiği böyle kritik zamanlarda.
Hatta Hz. Câbir (ra)’tan nakledilen bir hadis-i şerifte cennet ehlinin, Cuma günü Allah’tan ne isteyeceklerini orada (cennette) alimlere soracağı belirtilir.
Ve bozulmamış vicdan da makbuldür:
İyiliğin ne olduğunu soran Vâbisa İbni Ma’bed (ra)’a Efendimiz (sav) şöyle buyurdu:
“Kalbine müracaat et. İyilik, nefsin uygun gördüğü ve yapılmasını kalbin onayladığı şeydir. Günah ise içini tırmalayan ve başkaları sana yap diye nice nice fetvâlar verse bile içinde şüphe ve tereddüt uyandıran şeydir.”
Mevlâ, hakiki alimlerin rehberliğinden ayırmasın.