Venezuela’ya yönelik Amerikan eşkıyalığı gündemden düştü gibi.

Uygulanan ambargodan, ticaretin engellenmesinden hiç söz etmeden “En büyük petrol rezervlerine sahipti; ama halk sefalet içindeydi” söylemi ile Venezuela yönetimini hedef alanlar, yaşananlardan sonra seslerini çıkarmıyor.

Venezuela petrolü gasp edildi ve elde edilen gelir Amerika’ya aktarılıyor.

Amerikan eşkıyalığının şekil ve üslup değiştirmesi sonrası değişen dünya dengeleri karşısında durumu izah etmeye bile yeterli olamayan batının zihin dünyası tam anlamıyla dumura uğradı.

Avrupa şaşkın ve çaresiz!

Grönland konusunda istediğini elde eden Trump’ın yeni hedefinin Panama ya da Kolombiya olması beklenirken Siyonistlerin talepleri devreye girdi ve İran hedefe kondu.

Savaş gemilerinin bölgeye sevk edilmesi, üslerle ilgili atılan yeni adımlar, İran’a yönelik bir projenin varlığını ve bunun yürürlüğe konulması için yapılan hazırlığı ortaya koyuyor.

Siyonistler, Amerika’nın tümüyle bu işe yüklenmesini ve İran’ın işlevsiz hale getirilmesini istiyor; ama Amerika bu konuda çok da net değil.

İran’a yönelik saldırı için uyduruk olsa bile bir gerekçeye ihtiyacı var Amerika’nın; ama onu bulmakta zorlanıyor.

Mesele Nükleer ise Trump, 12 günlük savaşın sonunda gerçekleşen Amerikan saldırısıyla “İran’ın nükleer gücünün kalmadığını” iddia etmişti.

Ekonomik sıkıntılardan dolayı başlayan protestoların hedef ve format değiştirmesi sonrasında tehditlerinin işe yaradığını ve İran yönetiminin idamları durdurduğunu iddia eden Trump, saldırıdan vazgeçtiğinin sinyallerini vermişti.

Başka ne gerekçe gösterebilir Amerika?

Aslında gerekçe konusunda çok da sıkıntı duymazlar.

Irak’ın işgalinde olduğu gibi…

Yıllarca süren işgal, yıkılan şehirler, hayatını kaybeden milyonlarca insan…

Peki, neydi bu işgalin sebebi, hatırlayan var mı?

Herhalde birçok kimse hatırlamıyor.

Hatırlayalım.

Amerika ve müttefikleri Irak’ı, güya “Ellerinde kitle imha silahları var” diye işgal etmişlerdi.

Amerika ve müttefikleri, 8 yıl süren İran-Irak savaşında Saddam Hüseyin yönetimini desteklemiş, hatta Halepçe’de kullanılan kimyasal silahların izini sürenler Fransa, Almanya ve Amerika ile yüzleşmişlerdi.

Ama o mesele nedense hiç gündeme getirilmedi.

Irak’ın işgalinde ise gerekçe biyolojik ve kimyasal kitle imha silahlarıydı.

Amerika’nın dönemin Dış İşleri Bakanı Colin Powell, 5 Şubat 2003’te Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda konuşmuş ve Irak’ta hareketli biyolojik silah laboratuvarları olduğunu ileri sürmüştü. Hatta Powell, iddialarını delillendirmek için sözde laboratuvarların yerlerini bilgisayarda çizilmiş bir harita üzerinde göstermişti.

Uyduları vardı ve her şeyi görüyorlardı ya…

Küresel emperyalist odaklar tarafından fonlanan medya, bu açıklamaların üzerine askeri uzmanların görüşlerini de ekleyerek dezenformasyona ciddi bir katkı sağlamıştı.

İşgal sonrası bazıları bu gerekçeyi sorgulamaya başlayınca işi pişkinliğe vurdu Amerika ve müttefikleri.

Yıllar sonra konu hakkında açıklama yapan Powell, CIA’nın verdiği bilgiler çerçevesinde konuştuğunu; ama sonradan o bilgilerin doğru olmadığını öğrendiğini söyleyecekti.

Ne gerekçelerin ne de Powell’in açıklamalarının bir önemi yok öyle değil mi?

Ortada olan, tahrip edilmiş, tüm gelir kaynaklarına el konulmuş, milyonlarca insanı hayatını kaybetmiş, tarihi ve kültürel mirası çalınmış, Ebu Gureyb gibi çok acı tecrübeler yaşamış bir ülke var artık ve bu ülkede, işgalden sonra bitmeyen bir kaos ve sürekli bir istikrarsızlık var.

Şimdi aynı şeyler İran’da yaşansın istiyorlar.

Irak işgal edildiğinde ellerini ovuşturanlar, yine aynı durumda ve sıranın kendilerine de geleceğini unutarak sadece bekliyor, küçük ve basit hesapların peşine düşüyorlar.

Yapılacak şey belli.

Siyonizmin bu coğrafyada “ya tam teslimiyet ya da yıkım” istediğini, yıkımdan korunmak için teslim olanların zelil bir yaşamı tercih ettiğini unutmadan tavır almak, basit hesapları bir tarafa bırakmak ve topluca karşı durmak…

Ulus devlet refleksiyle, milliyetçi saiklerle, Allah’ın verdiği hakları görmezden gelenler, ümmet kavramının içini boşaltanlar, sebepler değil de sonuçlar üzerinden değerlendirme yapanlar, Allah’ın karşısına çıkacaklarını unutmamalıdırlar.

Evet, “Hak geldi, batıl zâil oldu! Şüphesiz ki batıl, yok olmaya mahkumdur.” (İsra/81)

Mesele Hakkın tarafında olmaktır.