Yılın son günlerinde Suriye’deki PKK varlığı konusu bölgede gerginliğin artmasına neden oldu.

Ahmet Şara ile Mazlum Abdi’nin görüşüp altına imza attığı “10 Mart mutabakatı” konusunda PKK tarafının itirazlarda bulunarak ayak diremesi Amerikan tarafını bile rahatsız etmiş görünüyor.

İşin içerisine soykırımcı Siyonist rejimin girdiği ve PKK tarafına vaatlerde bulunduğu iddia ediliyor.

Türkiye’nin de Aralık sonuna kadar süre tanıdığı, eğer PKK tarafı bir adım atmazsa Suriye hükümet güçleri ile harekete geçeceği söyleniyor.

Aslında meseleyi anlamak için biraz genişçe bakmak gerekir.

Soykırımcı rejimin Gazze’de yürüttüğü işgal ve soykırım devam ederken Eylül 2024’te Lübnan’daki Hizbullah güçlerine karşı bir siber saldırı gerçekleştirdi.

Çağrı cihazlarının patlatılması ile Hizbullah büyük bir yara aldı.

Bundan yaklaşık 10 gün sonra, 27 Eylülde Hizbullah lideri Hasan Nasrallah hedef alındı.

Ekim ayının başında da Siyonist işgal güçleri Lübnan’a girmeye başladı.

Suriye’de Esad rejimi için sıkıntılı günler başladı.

Rusya, Ukrayna savaşından dolayı güçlerinin büyük kısmını Suriye’den çekmişti. Hizbullah da israil saldırıları artınca savaşçılarını çekmek zorunda kaldı.

Esad rejimi, kendi başına direnebilecek durumda değildi, nitekim 27 Kasım’da İdlib’den harekete geçen HTŞ’ye bağlı birlikler Halep’teki mevzileri bir hafta içerisinde dağıtmayı başardı.

Halep alınınca Esad rejimi güçleri psikolojik açıdan çöktü ve savaş iradesini kaybetti.

5 Aralıkta Hama, 7 Aralıkta Humus ele geçirildi.

8 Aralık’ta Şam artık muhaliflerin kontrolü altındaydı ve Esad, aynı gün kaçıp Rusya’ya sığındı.

Önce Nusra Cephesinin sonra HTŞ’nin başında rejimle savaşan Ebu Muhammed Colani, Ahmet Şara olarak Şam’a girdi ve devletin başına geçti.

Soykırımcı Siyonist rejim, yeni yönetimin eline geçmesin diye Esad rejiminden kalan silah depolarını, askeri üsleri ve limanları bombaladı. İşgal altında tuttuğu Golan’dan Suriye içlerine girdi.

Yeni Suriye yönetimi, bir taraftan sahil bölgelerindeki Nusayri kalkışmalarıyla bir taraftan Dürzilerin isyanlarıyla karşı karşıya kaldı.

Ama aslında en büyük sorun Amerikan himayesinde büyüyen ve aslında PKK’nın kontrolünde olan SDG yapılanmasıydı. Çünkü bu örgüt hem büyük bir askeri güce sahipti hem de petrol ve enerji kaynaklarının olduğu bölgeleri kontrolünde tutuyordu.

Suriye 2025’e işte bu şartlarda girdi.

Gelelim Türkiye’ye.

İstihbarat biriminin bir süredir İmralı’da Öcalan ile görüştüğüne dair haberler duyuluyordu; ama kimse kesin bir şey bilmiyordu.

Sonra birden bire bir gelişme oldu.

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, 2024’ün Ekim ayında mecliste şunları söyledi: “Şayet teröristbaşının tecriti kaldırılırsa, gelsin DEM Parti grup toplantısında konuşsun, terörün bittiğini, örgütün lağvedildiğini ilan etsin.”

Aslında Ekim başında meclis açılışında da Bahçeli DEM grubu ile tokalaşmıştı.

Öyle görünüyordu ki, devlet, “Devlet Bahçeli” ile bir süredir yürütülen yeni bir süreci kamuoyuna ilan ediyordu.

Kısa süre içerisinde görüşme turları başladı.

27 Şubat’ta Öcalan’ın “Silah bırakma çağrısını” içeren mektubu okundu. Öcalan, mektupta açıkça “Örgüt kendini feshetmelidir” diyordu.

İşte aslında Mazlum Abdi’nin Şam’a gidip 10 Mart mutabakatını imzalamasının itici gücü bu mektuptu.

Sonra süreç Türkiye’de ilerledi; ama Suriye’de sürekli devreye farklı aktörlerin girmesi sonucunda geriledi.

PKK kongresi toplandı ve fesih kararını açıkladı, mecliste süreç için komisyon kuruldu, Süleymaniye’de sembolik de olsa silahlar yakıldı. PKK’nın bazı kampları boşalttığı ve bunun MİT tarafından teyit edildiği açıklandı.

Aralık ayının sonuna geldik.

Komisyon dinlemeleri tamamladı ve partiler raporlarını hazırlayıp başkanlığa sundular.

Ama Suriye’de 10 Mart mutabakatı konusunda adım atılmadı.

Bazıları her an yeni gelişmeler olabilir diyor; ama şu ana kadar gerginliği düşürecek adımların atıldığına şahit olmadık.

Ve işte 2026’ya bu gergin ortamda giriyoruz.