Bir yer var… Çok uzaklarda değil, İslam coğrafyasının tam kalbinde bir yer…
Adı her gün dudaklarda, acısı her gün kalplerde olan bir yer var…

Bir yer var, fotoğrafları paylaşılan, sloganları atılan, dualarda anılan, ama acısı anlaşılmayan…

Bir yer var, ona dua ettiğimiz, ondan ise beddua aldığımız bir yer… O yer Gazze!

Gazze nedir? Sadece coğrafi bir yer, Akdeniz’e kıyısı olan bir şerit ya da Filistin’in güzide bir şehri mi?

Belki hepsi, ama asıl Gazze bir bekleyiştir… Bir susuzluk, bir yemek kuyruğu, karanlığın en koyu anında şafağı arayıştır. En çok da insanlığın kendi vicdanını sınadığı bir aynadır Gazze...

Dünya konuşuyor, ekranlar konuşuyor, mikrofonlar konuşuyor. Herkes, her şey bir şeyler anlatıyor, ama Gazze’nin dili bambaşka…

Gazze, kelimelerle değil; enkazın altından çıkan bir çocuğun kopmuş eliyle konuşuyor. Gazze, bombalanmış bir evin duvarında asılı kalan aile fotoğrafıyla konuşuyor. Gazze, iftar saatinde kurulamayan sofralarla, sahurda eksilen aile bireyleriyle konuşuyor.

Güya bir anlaşma varmış… Kâğıtlara imzalar atılmış, koca koca devlet adamları büyük büyük sözler vermiş, terör devletini dizginleyeceklermiş, Gazze’nin yaralarını saracaklarmış…

Ama Gazze’nin gecelerinde, derme çatma çadırlarında, çocuklarının soğuktan moraran çıplak ayaklarında o sözlerin hiçbir anlamı yok. Çünkü işgalci terör devleti, o imzalı, mühürlü kâğıtları çoktan kevgire çevirdi. Her bombardıman, her abluka, her sınır kapısı kapanışı Gazze’yi biraz daha sıkıyor, biraz daha daraltıyor, biraz daha boğuyor…

Gazze artık bir şehir değil… Duvarları görünmeyen bir hapishane… Ölümün nöbet tuttuğu, açlığın gölge gibi dolaştığı, yokluğun gündelik hayat sayıldığı bir hapishane…

Bu hapishanede çocuklar oyuncak değil, bir lokma ekmek, bir yudum su arıyor.
Anneler kucaklarında taşıdıkları yavrularına ninni değil, ağıt yakıyor. Babalar gelecek değil, yarına çıkmanın hesabını yapıyor.

Ve Ramazan geldi her yere olduğu gibi Gazze’ye de… Ramazan, Müslüman coğrafyalarda kandil ışığıdır, ezanın merhametle dolu çağrısı, hurmanın tatlı lezzetidir. Sokakların iftara koşan adımlarla dolduğu, gecelerin dua ile inceldiği bir mevsimdir.

Ama Gazze’de Ramazan başka bir şey. Orada iftar topu yerine bombalamalar, teravih yerine uçakların homurtusu, sahur yerine uykusuzluk, korku ve bekleyiş var.

Gazze’de Ramazan, sabrın adı oldu. Gazze’de Ramazan, açlığın ve acıların sabit kaldığı, ama umutların diri kaldığı bir takvim yaprağı oldu.

Acının kendisi acıtmıyor artık. Acıtan, acının alışılmış olması… İslam dünyası Gazze için üzülüyor belki, ama Gazze’nin acısına alışıyor da bir yandan... Her saldırıdan sonra birkaç gün öfke, birkaç paylaşım, birkaç namazda dua… Sonra ne mi oluyor? Hayatın gürültüsü Gazze’nin çığlığını bastırıyor.

Gazze bugün iki milyarın içinde yalnızlığın en kalabalık hâlini yaşıyor. Adı milyonların dilinde, ama yükü birkaç omuzda… Dualarda var, ama gündemde yok. Haberlerde var, ama hayatlarımızın merkezinde yok.

Oysa Gazze yardımdan çok anlaşılmayı bekliyor… Bir çocuğun korkusunun gerçekten görülmesini, bir annenin gözyaşlarındaki yakıcılığın hissedilmesini, bir halkın direnişinin gerçekten kavranmasını bekliyor.

Gazze’yi anlamak, onun acısını romantize etmek değil. Gazze’yi anlamak, o acının bizi rahatsız etmesine izin vermektir. Uykumuzu kaçırmasına, kalbimizi sıkıştırmasına,
hayatımızın konforunu sorgulatmasına izin vermektir.

Belki bir gün Ramazan, Gazze sokaklarında yine kandil gibi yanacak. Çocuklar korkuyla değil, mutlulukla koşacak. Ve iftar sofraları bombaların gölgesinde değil, huzurun ışığında kurulacak.

O gün gelene kadar Gazze’nin acısını gerçekten yüreğimizde hissedelim. Gazze’ye sağır kalan bir kalp, hangi duayla ve hangi iyilikle huzur bulabilir ki?