Amerika ve siyonist israilin, İran’a yönelik askeri saldırılarının 106. gününde, savaşın resmen sona erdirilmesine ilişkin bir mutabakata varıldı. Bu mutabakatın maddelerine bakıldığında, ABD ve siyonist israilin savaşın başlangıcında ortaya koyduğu hedeflerinden uzak bir sonucun ortaya çıktığı görülmektedir.

Savaşın ilk günlerinde dile getirilen temel hedef, İran’da bir rejim değişikliği gerçekleştirmek ve Tahran yönetimini Washington’un istediği siyasi düzene boyun eğmeye zorlamaktı. Ancak süreç içerisinde yaşanan gelişmeler ve varılan mutabakat, bunun tam tersini ortaya koymuştur.

İran’ın verdiği karşılık yalnızca savunma amaçlı olmamış, 8 farklı ülkedeki 18 ABD üssünü hedef alarak çatışmanın boyutunu ulusal sınırların ötesine taşımıştır. Bu durum, ABD’nin bölgedeki askeri varlığını doğrudan hedef alırken Washington’u ciddi bir maliyetin içine sürüklemiştir. Daha da önemlisi, dünya enerji ticaretinin en kritik geçiş noktalarından biri olan Hürmüz Boğazı’nın kapanması, uluslararası piyasalarda büyük sarsıntılara yol açmış ve küresel istikrarsızlığı artırmıştır. Petrol fiyatlarındaki yükseliş, küresel tedarik zincirlerindeki aksaklıklar ve çatışmanın tüm bölgeye yayılma riski bunun en önemli sonuçları arasında yer almıştır.

Savaş sürecinde yaşanan gelişmeler, ABD’nin üç temel konuda ciddi hesap hataları yaptığını göstermektedir:

Birincisi, İran’ın saldırılar karşısında vereceği cevabın sınırlı olacağı yönündeki değerlendirmeydi.

İkincisi, İran’ın siyasi ve güvenlik yapısının ilk darbeler karşısında çökeceği, üst düzey komuta kademesinin tasfiye edilmesiyle devlet mekanizmasının işlemez hale geleceği ve geriye kalanların teslim olacağı inancıydı.

Üçüncüsü, İran’ın nükleer kapasitesi dâhil olmak üzere tüm askeri gücünün ortadan kaldırılarak bölgesel etkisinin sona erdirileceği beklentisiydi.

Ancak ortaya çıkan tablo beklentilerin aksine gelişmiştir. İran, ulusal birlik ve bütünlüğünü korumuş, kayıplarına rağmen komuta yapısını kısa sürede yeniden inşa etmiş ve hem sahada hem de diplomaside inisiyatifi ele geçirmiştir. Ne rejim değişikliği gerçekleşmiş ne İran silahsızlandırılmış ne de bölgesel etkisi zayıflatılmıştır. Aksine, yaşanan süreç, İran’ın bölgesel konumunu daha görünür ve etkili hale getirmiştir.

Nitekim imzalanan mutabakata bakıldığında, ABD’nin savaşın başında ortaya koyduğu hedeflerin hiçbirinin gerçekleşmediği görülmektedir. Tahran yönetimi, Washington’un başlangıçta dayattığı temel şartların hiçbirini kabul etmemiştir. Anlaşmanın maddelerinde ABD, İran’ın varlığını, devamlılığını ve bölgesel gücünü göz ardı edilemeyecek bir gerçeklik olarak kabul eden bir mutabakata imza atmak zorunda kalmıştır.

Bu mutabakat, İran’ı yalnızca Ortadoğu açısından değil, Avrupa ve Asya açısından da dikkate alınması gereken önemli bir aktör konumuna taşımıştır. Bölge ülkelerinin yanı sıra Avrupa ve Asya devletleri de savaşın sona erdirilmesine yönelik anlaşmayı memnuniyetle karşılamıştır. Çünkü uzayan çatışmayla birlikte Hürmüz Boğazı üzerinden doğrudan ya da dolaylı olarak tüm ülkelerin ekonomik ve siyasi çıkarlarına zarar vermekteydi.

Sonuç olarak, ABD ve siyonist israilin, İran’ı bölgesel denklemden dışlama amacıyla başlattığı savaş, İran’ın etkisini azaltmak yerine onun jeopolitik ağırlığını daha görünür hale getirmiştir. Yaşanan süreç, İran hesaba katılmadan bölgede kalıcı ve istikrarlı bir düzen kurulamayacağını göstermiştir.