Birkaç gün önce bazı okulları ziyaret ettik. Bu ziyaretlerde, okullarda son dönemde yaşanan hadiseler ve “Eğitimde eksik olan nedir?” gibi meseleler üzerine sohbet ettik. Bu sırada bir öğretmenin, “Biz, öğrenciler karşısında adeta esir konumundayız.” sözleri oldukça dikkat çekiciydi.

Peki, bu öğretmeni bu psikolojiye sürükleyen nedir? Neden kendisini böyle konumlandırmaktadır?

Elbette bu soruya verilecek pek çok cevap vardır. Ancak öncelikle “Eğitimde eksik olan nedir?” sorusunun doğru şekilde cevaplandırılması gerekir.

Eğitimde gelinen son noktada, bazı şeylerin köklü biçimde değişmesi gerektiğini artık herkes görmektedir. Sonuçları itibarıyla “iyi” diyerek yola çıkılan ancak aslında ciddi sorunlar doğuran 12 yıllık kesintisiz eğitim sistemi yıllardır tartışılmaktadır. Çünkü bu uygulama, meslek edinme süreçlerini baltalamış; usta-çırak ilişkisi gerektiren birçok meslek neredeyse yok olma noktasına gelmiştir.

Her bireyin farklı kabiliyetleri olduğu açıktır. Okuma potansiyeli düşük olan bazı öğrencilerin zorunlu olarak devam ettiği okula öğrenmek için değil, sadece süre doldurmak için gittikleri bilinmektedir. Bu durum da beraberinde pek çok sorunu getirmektedir. Ergenlik çağındaki gençlerin bir araya geldiği ve kontrolsüz kalan bu ortamlar, zaman zaman adeta bir “dövüş kulübüne” dönüşmektedir. Bu yönüyle 12 yıllık kesintisiz eğitim modeli ciddi şekilde sorgulanmalıdır. Ancak sorun sadece bundan da ibaret değildir.

Eğitimde yapılan en büyük hatalardan biri de Batı’da bile tartışılan ve eleştirilen “özgür eğitim, özgür gelişim” anlayışının Türkiye’de uygulanmaya çalışılmasıdır. Disiplin odaklı eğitim anlayışının yerini, sınırları belirsiz bir özgürlük anlayışı almış; bunun sonucunda da ruhsuz, maneviyatsız, haz odaklı bir neslin ortaya çıktığı yönünde ciddi eleştiriler yapılmaktadır.

Gerçekleri dile getirmek acıdır; ancak mevcut durumla yüzleşmek zorundayız.

Bugün gelinen noktada; öğretmenin öğrencisine disiplin ve ahlak kazandıramadığı, okuldan uzaklaştırmanın caydırıcı olmaktan çıktığı, sınıfta kalmanın kaldırıldığı ve köklü cezalandırmanın neredeyse imkânsız hâle geldiği tuhaf bir eğitim modeliyle karşı karşıyayız.

Öğretmenin, idarenin ve hatta tüm sistemin elini kolunu bağlayıp; her dediği yapılan ergenlerin karşısında edilgen hâle gelmesini izleyerek eğitimde başarı sağlamak mümkün müdür? Hatta bazı kız öğrencilerin öğretmenlerini “İstediğim notu vermezsen beni taciz etti” diyerek şikâyet ederim” şeklinde tehdit ettikleri hadiseler anlatılıyor.

Nitekim yakın geçmişte yaşanan ve sonradan öğrencilerin yalan beyanlarıyla ortaya çıktığı anlaşılan olayda, 60 yaşındaki Ramazan Avuşmak adlı öğretmenin haksız yere suçlanması ve tutuklanması tüm eğitim camiası için adeta bir korku filmi olmuştur.

Peki, bu şartlar altında sağlıklı bir eğitimden söz edilebilir mi?

Disiplin yönetmeliği, ortaokulları da kapsayacak şekilde güçlendirilmeli; okuldan uzaklaştırma ve sınıfta kalma uygulamaları yeniden düzenlenmelidir. Öğretmenler yeniden saygı duyulan ve otoritesi olan bir konuma getirilmelidir.

Ayrıca velilerin öğretmenlere yönelik saygısızlık ve saldırıları kesinlikle adli bir mesele olarak ele alınmalıdır.

Ve en önemlisi, 12 yıllık zorunlu eğitim sistemi yeniden gözden geçirilmelidir. “Zararın neresinden dönülse kârdır” anlayışıyla hareket edilmeli; gerekli düzenlemeler bir an önce yapılmalıdır.

Ancak bu şekilde nesillerimizin geleceği güvence altına alınabilir.