Bugün İslam dünyasında beni en çok yaralayan şey, dış düşmanın planları değil; ümmetin kendi içinde ürettiği kin, tahammülsüzlük ve vicdan kaybıdır. İran’ı eleştirenler olabilir, tarihi ve mezhebi itirazları olanlar bulunabilir. Bunlar asırlardır tartışılan meselelerdir. Fakat bir noktadan sonra eleştiri, hak arayışı olmaktan çıkıp “yok olsunlar, ortadan kalksınlar, ne olursa olsun” diye kana susamış bir dile dönüşüyorsa, burada artık İslami bir bilinçten değil, nefsi bir öfkeden söz ederiz.

Bugün bazıları açıkça söylemese bile ABD’nin İran’ı işgal etmesini, bombalamasını, diz çöktürmesini arzuluyor. Bunu “mezhep temizliği” gibi pazarlayanlar var. Sanki milyonlarca masum insanın canı, ümmetin vicdanında hiçbir ağırlık taşımıyormuş gibi… Sanki savaş bir bilgisayar oyunu, ölenler sadece rakammış gibi… Bu nasıl bir kalp kararmasıdır? Hangi İslam anlayışı, dış güçlerin Müslüman topraklarını yakmasına sevinçle bakabilir?

Biz mezhep ihtilaflarının yeni bir şey olmadığını biliyoruz. İlk asırdan beri ümmet içinde farklı görüşler, siyasi kırılmalar, itikadi tartışmalar yaşandı. Ama hiçbir zaman çözüm, dışarıdan gelen haçlı ordularına teslim olmak olmadı. Hiçbir zaman Müslümanın Müslümana karşı yabancı bir gücü alkışlaması meşru görülmedi. Ümmetin iç meselelerini ümmet çözer. Dışarıdan müdahale, geçmişte nasıl felaket getirdiyse bugün de aynı felaketi getirir. Saddam’ın asılmasına sevinenler; Kaddafi’nin öldürülmesine alkış tutanlar ne kazandı?

Bu zihniyet bana bir sloganı hatırlatıyor: “Ya sev ya terk et.” Ya benim gibi düşün ya da yok ol. Bu, İslam’ın değil, modern ideolojik fanatizmin dilidir. Resulullah (S.A.V.) böyle mi yaptı? Medine’ye geldiğinde farklı kabileler, farklı dinler, farklı görüşler vardı. O, hepsini yok etmeye çalışmadı. Medine Vesikası’nı hazırladı. Ortak bir toplum sözleşmesi kurdu. Birlikte yaşamanın adaletini inşa etti. Ümmeti, düşmanlık üzerinden değil, hukuk ve merhamet üzerinden büyüttü.

Bugün biz ise birbirimizi tüketiyoruz. İran’a düşmanlık üzerinden bir ümmet bilinci kurmaya çalışanlar, aslında ümmeti daha da parçalamaktadır. Elbette yanlışlar konuşulur, zulüm eleştirilir, mezhep taassubu reddedilir. Ama çözüm, ABD’nin füzelerinde asla değildir. Çözüm, dışarıdan gelen işgal projelerinde değildir. Çözüm, Müslüman kanının akmasını isteyenlerin planlarında hiç değildir.

Ümmetin ihtiyacı, öfke değil basiret; intikam dili değil adalet dili; dış müdahaleye alkış değil iç muhasebedir. Biz birbirimizi yok ederek değil, birbirimizi anlayarak güçleneceğiz. Resûlullah’ın (S.A.V.) ümmeti, birbirine karşı düşman ordular çağıran bir ümmet olamaz.

Bugün en büyük sorumluluğumuz, mezhebi farklı diye Müslümanı düşman gören anlayışı terk etmek ve ümmeti yeniden merhamet, adalet ve ortak akıl zemininde buluşturmaktır. Çünkü ümmetin geleceği, birbirini boğazlayanların değil, kardeşliği yeniden kuranların omuzunda yükselecektir. Bugün en acı gerçek şudur: Biz birbirimize karşı taşıdığımız kini, öfkeyi ve mezhep kavgasını gerçek düşmana karşı taşısaydık, ABD’nin hiçbir gemisi Körfez’e bu kadar rahat demir atamazdı. Biz enerjimizi kardeşimize harcadık, düşmana ise alan açtık. Birbirimizin hatasını büyütmekte ustalaştık ama ümmetin ortak onurunu savunmakta zayıf kaldık. Aynı kıbleye dönenlerin birbirini boğazladığı bir coğrafyada, dış güçlerin müdahalesi kaçınılmaz hale geliyor. Çünkü düşman, bizim silahımızın eksikliğinden değil, irademizin parçalanmışlığından cesaret alıyor. Biz birbirimize karşı sertleşirken, emperyal düzen adım adım bölgemizi kuşatıyor. Mezhep ayrılıklarını büyüten her söz, aslında ABD’nin stratejisine hizmet ediyor. Oysa Resûlullah (S.A.V.) ümmeti kardeşlik üzerine kurdu; iç çekişmeyi yasakladı. Eğer biz kinimizi birbirimize değil, zulme ve işgale yöneltseydik; öfkemizi birbirimizi tüketmek için değil, adaleti savunmak için kullansaydık, bugün İslam coğrafyası bu kadar kolay meydan okunacak bir yer olmazdı. Düşmanın gemileri denizlerimizde değil, korkumuzun ve bölünmüşlüğümüzün üzerinde yüzüyor.

Gazze’ye selam, direnişe devam!