Sorun şeriatın ne olduğu değil; onun bize ne olarak anlatıldığıdır. Gençler şeriattan değil; şeriat diye öğretilen korkudan ürküyor.
Türkiye’de “şeriat” kelimesi etrafında oluşan korkunun, İslam’ın kendisiyle değil; bu toplumun uzun yıllar boyunca maruz kaldığı yanlış anlatılar, ideolojik yönlendirmeler ve ciddi bir bilgi boşluğuyla ilgili olduğunu düşünüyorum. Bugün şeriat dendiğinde refleks halinde irkilen kesimler, aslında bir kavramdan değil; zihinlerine yerleştirilen bir imajdan korkmaktadır. Öncelikle açık konuşmak gerekir: Bu korkunun temelinde İslam’ı tanımama ve kavramsal cehalet yatmaktadır. Şeriat, İslam düşüncesinde yalnızca ceza hukuku demek değildir. İnançtan ahlaka, ibadetten toplumsal adalete kadar geniş bir normatif çerçeveyi ifade eder. Ancak Türkiye’de bu kavram, bilinçli bir şekilde daraltılmış, indirgenmiş ve yalnızca “yasaklar” üzerinden tanıtılmıştır. Kavramı bilmeden reddetmek, bu ülkede neredeyse bir alışkanlık haline gelmiştir.
Bu noktada laiklik anlayışının sorunlu yapısı devreye giriyor. Türkiye’de laiklik, çoğu zaman dinin kamusal alandan tamamen dışlanması şeklinde yorumlandı. Böyle olunca şeriat, otomatik olarak “laikliğin düşmanı” gibi sunuldu. Oysa bu topraklarda din ile toplum arasında hiçbir zaman Batı’daki kilise-devlet çatışmasına benzer bir tarih yaşanmadı. Buna rağmen ithal bir korku dili üretildi ve nesilden nesile aktarıldı.
Bugün özellikle genç kuşakta bu durum çok daha belirgin. Gençler, şeriat kavramını ilmi kaynaklardan değil; sosyal medya videolarından, karikatürlerden, dizilerden ve politik sloganlardan öğreniyor. Onlara şeriat anlatılmadı; şeriat ile korkutuldu. Genç bir zihin, kendisine sürekli “bu gericiliktir, bu baskıdır” denilen bir kavramı doğal olarak savunamaz, hatta duymak bile istemez. Bu, gençliğin suçu değil; onları bu bilgiyle hiç tanıştırmayan sistemin sorumluluğudur.
Bir diğer mesele, Müslüman kimliğin yanlış temsil edilmesidir. Dindar figürler ya marjinalleştirildi ya da karikatürize edildi. Şeriat adına konuşan bazı yapıların sert, çatışmacı ve tutarsız pratikleri de bu algıyı daha da besledi. Kavram ile onu yanlış temsil edenler arasındaki ayrım yapılmadı; bedelini kavram ödedi.
Sekülerizm ve Batı merkezli propaganda da bu sürecin önemli bir parçasıdır. Uzun yıllar boyunca İslam dünyası, özellikle şeriat kavramı üzerinden “tehdit” olarak sunuldu. Bu söylem, Türkiye’deki entelektüel çevrelerde ciddi bir sorgulamaya tabi tutulmadan benimsendi. Kendi kavramlarımızı, başkalarının bize öğrettiği gözlükle okumaya başladık. Burada ilahiyatçıların ve akademisyenlerin zayıflığını da görmezden gelemeyiz. Şeriatın tarihsel çeşitliliğini, mezhepler arası farklarını ve hukuk felsefesini topluma anlatacak güçlü bir dil üretilemedi. Boşluk oluştu; o boşluğu korku doldurdu.
Son olarak, Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren şekillenen ve Atatürk sonrası kurumsallaşan ideolojik çerçeve, dini kavramları büyük ölçüde toplumsal bir zenginlik ya da düşünsel miras olarak değil, sürekli denetlenmesi gereken bir “geri dönüş tehdidi” olarak kodladı. Din, bu zihniyette ahlaki ve felsefi bir referans alanı olmaktan çıkarılıp, modernleşmenin önünde duran bir engel gibi sunuldu. Şeriat başta olmak üzere birçok İslami kavram, tartışılabilir bir fikir alanı olmaktan bilinçli şekilde uzaklaştırılarak, refleksif bir korku nesnesine dönüştürüldü. Bu yaklaşım eğitim sistemiyle pekiştirildi ve eleştiriye kapalı bir tabu üretti.
Bugün şeriattan korkan toplum kesimleri, aslında İslam’dan değil; İslam hakkında kendilerine öğretilen yanlış hikayelerden korkuyor. Bu korku yasaklarla değil; sahih bilgiyle, açık tartışmayla ve gençlere güvenerek aşılabilir. Çünkü korku cehaletten, özgüven ise bilgiden doğar.
Gazze’ye selam, direnişe devam!