Bugün kalkınmadan söz edildiğinde akla ilk gelenler; daha hızlı makineler, daha yüksek binalar, daha akıllı cihazlar, daha estetik şehirler oluyor. Üretim rakamları artıyor, teknoloji ilerliyor, şehirler büyüyor. Peki, bütün bu gelişmeler insanı gerçekten daha iyi, daha huzurlu, daha adil bir noktaya taşıyor mu? Yoksa sadece daha karmaşık sorunlar üreten bir hız çağının içinde mi savruluyoruz?

İslam, kalkınmayı yalnızca maddî ilerleme üzerinden okumaz. Çünkü insan sadece fiziki olarak üreten, tüketen ve hesap yapan bir varlık değildir. İnsan; aklı, kalbi ve ruhu olan bir bütündür. Bu bütünlüğü göz ardı eden her kalkınma modeli, sonunda insanı yorar, yalnızlaştırır, yabanileştirir ve anlamdan uzaklaştırır.

Kur’an’da insanın yaratılışı anlatılırken, ona verilen en büyük nimetlerden biri akıl olarak vurgulanır. Defalarca “akletmez misiniz?”, “düşünmez misiniz?”, “tefekkür etmez misiniz?” soruları sorulur. Bu sorular, salt maddi bilgi üretimini değil hikmetli düşünmeyi ve asıl gayeyi hedefler. Teknoloji, bilgi üretir; hikmet ise o bilginin ne için ve nasıl kullanılacağını belirler. Hikmetten kopmuş bir teknoloji, insanlığın hizmetkârı olmaktan çıkar. İnsan, eşyaya köle, sermayeye esir olur.

Gerçek kalkınma ve medeniyet insanın önce iç dünyasını inşa edebilmesidir. Kalbi eğitilmemiş, ahlâkı gelişmemiş, vicdanı körelmiş bir insan; en ileri teknolojiyi de vasıl olsa adaleti değil egemenliği büyütür. Tarih bunun örnekleriyle doludur. Daha çok üretebilen ama daha az merhamet eden toplumlar, daha güçlü silahlar yapmış ama daha kırılgan ilişkiler kurmuştur. Şu anda da dünya gezegeni üzerinde yaşayan toplumlar tarihi tekerrürü yinelemektedir.

İslam ahlâk merkezlidir. Hz. Peygamber’in (s.a.v.) “Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim” buyruğu, İslam medeniyetinin kalkınma anlayışını özetler. Bu anlayışta gelişmişlik; insanın emanet bilinci, adalet duygusu ve sorumluluk ahlâkı ile ölçülür. Emaneti yalnızca maddî imkânlar değil; zaman, bilgi, güç ve hatta teknolojiyi de kapsar.

Bugün teknoloji baş döndürücü bir hızla ilerlerken, insanın ruh dünyası aynı hızla tekamül sağlayamıyor. Aksine çoğu zaman yüzeyselleşiyor. Daha çok sosyal erişim sağlıyor, bağlantı kuruyoruz ama daha az bağ kurabiliyoruz. Daha fazla bilgiye ulaşıyoruz ama daha az anlam üretebiliyoruz. İslam bu noktada denge çağrısı yapar:

Akıl ile kalbin, ilim ile ahlâkın birlikte inşa edilmesini istiyor. Bütüncül eğitim paradigmasını önceliyor.

Yüce Yaradan, Kur’an’da medeniyetleri ayakta tutan unsur olarak binalar, yollar ya da zenginlik değil; adaletin uygulanabilirliğini esas alıyor. Zulüm üzerine kurulu bir düzen, ne kadar güçlü görünürse görünsün uzun ömürlü olmaz. Çünkü ruhu ihmal edilen bir toplumda güven çöker, vicdan susar, insan insana yabancılaşır ve yabani bir kimliğe bürünür.

Bu yüzden gerçek kalkınma; daha çok şeye sahip olmak değil daha iyi bir insan olabilmektir. Daha hızlı yaşamak değil daha doğru yaşamaktır. Daha fazla üretmek değil daha adil paylaşmaktır. Teknoloji bir araçtır; amaç hâline geldiğinde insanı yüceltmez, küçültür.

İslamî perspektiften bakıldığında kalkınma, insanın hem dünyasını hem ahiretini gözeten bir inşa sürecidir. Ruhunu beslemeyen bir ilerleme, uzun vadede çöküşün habercisidir. Akıl ve kalp birlikte gelişmediği sürece maddî büyüme insanı yüceltmez; sadece daha büyük bir boşluğun içine sürükler.

Belki de bugün sormamız gereken soru şudur:

Ne kadar ilerledik? değil nasıl bir insan hâline geldik?