“Allah yolunda verilen bedeller yalnızca canla ölçülmez. Kimi açlıkla imtihan edilir, kimi sürgünle, kimi yalnızlıkla, kimi de hakikati savunduğu için terk edilmekle. Allah, kulunun nasıl öldüğüne değil; hangi ahitle yaşadığına bakar. Zulme razı olmamak bazen ölmekten daha ağır bir yüktür, fakat şehadetin asıl ağırlığı da burada başlar. Çünkü şehitlik, ölümü seçmek değil; hak uğruna yaşamayı göze almaktır.”

Şubat ayına “şehitler ayı” dememiz, duygusal bir slogan değildir; bu, ümmetin hafızasını diri tutma çabasıdır. Şehadet, sadece savaş meydanında silahla vurularak ölmek değildir. Şehadet, Allah yolunda verilen her sahih bedelin adıdır. Kur’an, “Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyin; bilakis onlar diridirler” buyurur (Bakara, 154). Bu dirilik, yalnızca bedenin düşmesiyle değil; niyetin, duruşun ve ahdin Allah katında kabul görmesiyle ilgilidir.

Resûlullah (S.A.V.), şehadeti dar bir alana hapsetmemiştir. Hadislerde, zulüm altında sabredenlerin, vebadan, açlıktan, sürgünden ölenlerin; ailesini, malını ve onurunu korurken hayatını kaybedenlerin de şehit sevabı alacağı bildirilir. Bu, İslam’ın hayatı kutsarken zulme boyun eğmeyi reddeden ahlakının bir yansımasıdır. Aç kalmak, işkence görmek, sürgün yaşamak, ailesinden ve çocuklarından uzak kalmak; eğer Allah rızası için taşınıyorsa, bunların her biri cihadın ve şehadetin nitelikleridir.

Tarih boyunca birçok insan, yaşamak istemesine rağmen zulümle uzlaşmadı. Abdullah Azzam, ilmi ve çağrısıyla ümmeti uyandırmaya çalışırken rahat bir akademik hayatı değil, sorumluluğu seçti. Hasan el-Bennâ, bir halk hareketinin bedelinin ne olduğunu bilerek yürüdü; popülerliği değil, adaleti tercih etti. Onlar, hayatı küçümsedikleri için değil; hakikati hayattan daha değerli gördükleri için bu yolu seçtiler.

Bosna’da Aliya İzzetbegoviç, Batı’nın göbeğinde bir Müslüman olarak yaşamanın ne demek olduğunu tüm dünyaya gösterdi. Hapishanelerde çürütüldü, yalnız bırakıldı, ama halkını satmadı. O, silah kadar ahlakın da bir direniş biçimi olduğunu ispatladı. Aliya’nın mücadelesi bize şunu öğretti: Şehadet bazen ölmekle değil, hayatta kalıp eğilmemekle olur.

Kafkasya tarihinde de benzer örnekler vardır. Cevher Dudayev, bir general olarak konforlu bir hayat sürebilecekken, halkının onuru için her şeyi göze aldı. Şamil Basayev gibi isimler, zulmün normalleşmesine karşı başkaldırının sembolleri hâline geldiler. Burada mesele, kişileri kutsamak değil; şehadetin arkasındaki iradeyi anlamaktır. Hepsi yaşamak istiyordu, ama zilletle yaşamayı kabul etmediler.

Resûlullah (S.A.V.), “Zalim yönetici karşısında söylenen hak söz, en faziletli cihaddır” buyurur. Bu hadis, şehadetin sadece silahla değil, sözle, duruşla ve bedel ödemekle de mümkün olduğunu öğretir. Nefisle mücadele de cihaddır. Harama direnmek, doğruyu savunurken yalnız kalmayı göze almak, arkadaşlarıyla ters düşmek, kariyerini ve konforunu riske atmak; bunların her biri modern çağın şehadet biçimleridir.

Şehitler, bizim gibi insanlardı. Sevdiler, güldüler, çocuklarını kucaklamak istediler, huzurlu bir hayat hayal ettiler. Ama Allah’a verdikleri ahdi bozmadılar. Şehadet, ölümü yüceltmek değildir; hak uğruna yaşamayı göze almaktır. Bugünün gençlerine düşen görev, şehadeti romantize etmek değil; onun ahlakını kuşanmaktır.

Şubat ayı bize şunu hatırlatsın: Şehitler, kana susamış insanlar değil; zulme razı olmayan vicdan sahipleridir. Onlar, hayatı terk etmediler; hayatı Allah’ın razı olacağı şekilde yaşamayı seçtiler. Şehadet, bu seçimin Allah katındaki adıdır.

Gazze’ye selam, direnişe devam!