Türkiye yaklaşık kırk yıldır ağır bir terör gerçeğiyle yaşadı. On binlerce insan hayatını kaybetti. Güvenlik görevlileri, siviller, gençler, özellikle bölge halkına tarifi mümkün olmayan acılar, yaralar bıraktı. Bu acılar birikti hafızalar doldu, mezarlar çoğaldı.
Öcalan PKK’nin kuruluş ideolojisini ayrılıkçı bir siyasal hedef üzerine inşa etti. Örgütün lideri olarak öne çıkan Abdullah Öcalan, uzun yıllar boyunca silahlı mücadeleyi savundu. 1999 yılında Kenya’da ABD tarafında yakalanarak Türkiye’ye getirildi ve o tarihten bu yana İmralı Cezaevi’nde hükümlü bulunuyor.
Ancak tarih bazen yalnızca olayları değil, aktörleri de dönüştürür. Bu aktörlerden biri de Abdullah Öcalan'dır.
Bir dönem silahlı mücadeleyi teorik ve pratik olarak meşrulaştıran söylem, zamanla farklı bir dile evrildi. Cezaevi sürecinde yazılan metinler, geliştirilen kavramsal çerçeveler ve “paradigma değişimi” vurguları fikri ve zihinsel olarak evrim geçirdiği kamuoyuna yansıdı. Silahlı bağımsız devlet iddiasından “demokratik konfederalizm” gibi farklı siyasal tezlere geçiş yapıldığı ifade edildi.
Peki, bu değişim ne anlama geliyor?
Eğer gerçekten köklü bir zihniyet dönüşümü yaşandıysa, bu yalnızca bireysel bir evrim değildir; aynı zamanda tarihsel bir kırılmadır. Ancak Türkiye toplumunun hafızası güçlüdür. Bekaa Vadisi görüntüleri, silahlı propaganda sahneleri, sert ideolojik çıkışlar hâlâ zihinlerde tazeliğini koruyorken belki devlet seni af eder ama bu milletin seni af edeceğini zannetmiyorum. Özellikle bölge halkına yaşattığı o zulümler hâlâ insanların zihninde canlılığını koruyorken.
Bugün gelinen noktada geçmiş iddialardan uzaklaşıldığı, hatta bazı temel taleplerin bile geri plana çekildiği yönünde yorumlar yapılıyor. Buna karşılık olarak bir ödül hak etmiş olacak ki
Devlet Bahçeli’nin zaman zaman yaptığı açıklamalar, kamuoyunda yeni tartışmaların kapısını araladı. Son açıklaması ise Öcalan’a Statü verilmesi konusunda kendi görüşünü dile getirdi. Bu da toplumun geniş kesimlerinde hassasiyet uyandıran başlıklar oldu.
Çünkü mesele yalnızca bir kişinin konumu değildir. Mesele, kırk yılın sonunda
Eğer bir dönüşüm varsa, bunun karşılığı ne olacaktır? Belki statü ile birlikte daha farklı görevler de verilir devlet tarafından, şimdilik bunu bilmiyoruz.
Eğer bir paradigma değiştiyse, bunun toplumsal bedeli nasıl değerlendirilecektir?
Ve en önemlisi: Adalet duygusu bu sürecin neresinde duracaktır?
Türkiye’nin ihtiyacı duygusal savrulmalar değil, soğukkanlı bir akıldır. Ne romantik bir iyimserlik ne de kör bir öfke… Devlet ciddiyeti, toplumsal hafıza ve adalet dengesi birlikte düşünülmelidir.
“Nereden nereye” sorusu basit bir retorik değildir.
Bu soru, geçmişle gelecek arasındaki mesafeyi ölçme çabasıdır.
Gerçek dönüşüm, söylemde değil; sonuçta anlaşılır.
Ve samimiyetini görmek gerekiyor ise bence geçmişe bakmak lazım. Allah’a emanet olunuz.