Ben bu çağın en büyük yalanını açıkça söylemek istiyorum: Sorun ülkeler değildir, sorun emperyal düzendir. Bugün İran’ı hedef alan kuşatma, yarın başka bir Müslüman ülkenin kapısına dayanacaktır. Çünkü mesele Şiilik, Sünnilik, rejim ya da iç politika değildir; mesele itaat etmeyen her iradenin kırılmasıdır. Bu düzen, kendisine boyun eğmeyeni “tehdit”, teslim olanı “müttefik” ilan eder.

Bu düzenin merkezinde ABD ve israil vardır. Biri askeri–ekonomik gücüyle, diğeri işgal ve zorbalığıyla aynı mimarinin iki sütunudur. İkisi de “insan hakları” derken ambargo uygular, “demokrasi” derken halkları yoksullaştırır, “güvenlik” derken çocukların geleceğini çalar. Bu bir çelişki değil; bilinçli bir şeytani sömürü sistemidir.

Ben şunu net görüyorum: İran’ın hedef alınmasının sebebi hatasız olması değildir; boyun eğmemesidir. Enerji damarlarını küresel sermayeye kayıtsız şartsız açmaması, bölgesel iradesini başkasına teslim etmemesi, kendi kaderine sahip çıkmasıdır. Emperyal düzenin affetmediği tek şey budur: Bağımsızlık iddiası. Bu yüzden yaptırım uygular, kuşatır, itibarsızlaştırır, içeriden parçalamaya çalışır.

Kur’an bu zihniyeti asırlar önce teşhis etmiştir:

“Onlar yeryüzünde bozgunculuk yaparlar; fakat farkında değildirler.” (Bakara, 12)

Bugün “istikrar” adı altında dayatılan her plan, aslında kalıcı bir dengesizlik üretmektedir. Çünkü bu düzenin istikrarı, bizim istikrarsızlığımızdır. Bu düzenin refahı, bizim yoksulluğumuzdur. Bu düzenin güvenliği, bizim güvensizliğimizdir. En tehlikeli silahları ise fitnedir. Mezhep üzerinden yürütülen dil, ümmeti içeriden yaralamak için özellikle beslenmektedir. “Şii tehdit” söylemiyle Sünnilerin kışkırtılması; “Sünni radikalizm” söylemiyle diğerlerinin hedef gösterilmesi aynı fabrikanın ürünüdür. Bu dilin kazananı yoktur; kazanan sadece emperyal merkezdir. Kaybeden ise ümmetin ortak onurudur.

Resulullah (s.a.v.) bu parçalanmayı reddeden bir ahlak inşa etmiştir:

“Mümin, müminin kardeşidir; ona zulmetmez, onu yalnız bırakmaz.” (Buhari, Müslim)

Bugün İran yalnızlaştırılıyorsa ve Müslümanlar buna seyirci kalıyorsa, mesele sadece İran değildir. Bu, zulme alışma meselesidir. Zulme alışan toplumlar, bir süre sonra zulmü normalleştirir; hatta başkalarına yöneldiğinde sessiz kalmayı “akıllılık” zanneder. Oysa Kur’an’ın çağrısı nettir:

“Zalimlere meyletmeyin; yoksa ateş size de dokunur.” (Hûd, 113)

Ben ümmete şunu hatırlatmak isterim: Direniş ahlakı yalnızca cephede değil, dilde, tavırda, tercihte başlar. Emperyal düzenin kavramlarıyla konuşmayı reddetmek, onun propagandasını taşımamak, onun korku siyasetini içselleştirmemek de bir direniştir. Ayağa kalkmak, önce zihinde başlar.

Bugün Türkiye, Pakistan, Suudi Arabistan ve İran arasında kurulacak ümmet merkezli bir işbirliği, bu düzenin en çok korktuğu ihtimaldir. Çünkü birlik, bu mimarinin panzehiridir. Ayrılık onların yakıtıdır; birlik bizim gücümüzdür.

Kur’an bunu bir temenni olarak değil, bir ilke olarak koyar:

“Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın; parçalanmayın.” (Âl-i İmrân, 103)

Benim çağrım açıktır ve saklı değildir:

Zulme rıza göstermeyin.

Haksızlığı normalleştirmeyin.

Emperyal düzenin “kaçınılmaz” dediği hiçbir şeyi kader sanmayın.

“Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer iman etmişseniz üstün olan sizsiniz.” (Âl-i İmrân, 139)

Bu ayet, korkuya karşı yazılmış bir bildiridir. Son olarak şunu diyebilirim: İran’a yapılan, ümmete bir mesajdır. Bu mesajı doğru okuyanlar, onurla ayağa kalkar. Yanlış okuyanlar ise bir gün aynı kuşatmayı kendi kapılarında bulur. Ben zulme karşı safımı belli ediyorum. Çünkü biliyorum ki tarafsızlık, zalimin lehine işleyen bir tercihtir.

Gazze’ye selam, direnişe devam!