Hangi Ramazan’ı yaşıyoruz? Takvim yaprakları bir kez daha mübarek aya ulaştığımızı söylüyor; minareler mahyalarla süsleniyor, sofralar zenginleşiyor, mesajlar çoğalıyor. Fakat kalbimize dürüstçe sorduğumuzda şu soruyla karşılaşıyoruz: Biz Ramazan’ı mı yaşıyoruz, yoksa Ramazan bizi mi geçip gidiyor?

Ramazan, Kur’an ayıdır; tefekkür, arınma ve infak mevsimidir. Oysa bugün birçok İslam beldesinde Ramazan, adeta bir tüketim şölenine dönüşmüş durumda. Gün boyu aç kalmanın akşamında kurulan sofralar, ölçünün ve itidalin değil, gösterişin ve israfın sembolü hâline gelebiliyor. Çeşit çeşit yemekler, tatlılar, özel menüler… Sanki açlığın hikmeti, daha fazlasını yemek için bir provaymış gibi. Oruç, nefsin terbiyesi iken; iftar, nefsin ödüllendirildiği bir törene dönüşebiliyor.

İftar davetleri, kardeşliği güçlendirmek için güzel bir vesile olabilir. Fakat kimi zaman bu sofralar, ihtiyaç sahiplerinin değil; eş dost ve iş çevresinin ağırlandığı sosyal etkinliklere dönüşüyor. Fotoğraflar paylaşılıyor, masalar yarıştırılıyor, mekanlar övülüyor. Ramazan’ın ruhu olan sadelik ise arka planda kalıyor. Açın halini anlamak için tutulan oruç, akşamında açın halini unutturan bir bollukla noktalanıyor.

Daha acısı, fakir ve muhtaçların sadece bu ayda hatırlanmasıdır. Yardımlar, çoğu zaman sevap kazanma telaşıyla ve takvimli bir vicdanla yapılır hâle geldi. Ramazan’da gıda kolileri dağıtılır, zekâtlar aceleyle hesaplanır, birkaç iftar verilir. Sonra bayramla birlikte o kapılar bir yıl boyunca tekrar çalınmaz. Oysa infak, sadece bir aya mahsus bir ibadet değil; müminin hayatına yayılmış bir sorumluluktur. Fakiri Ramazan’da doyurup, Şevval’de unutmak; merhameti mevsimlik bir alışkanlığa indirgemektir.

Bir diğer mesele de Ramazan’ın alışkanlığa dönüşmesidir. Sahura kalkmak, iftarı beklemek, teravihe gitmek… Tüm bunlar tekrarlanan ritüeller haline geldiğinde, kalpteki derinliği kaybedebilir. Dil Kur’an okur, fakat hayat Kur’an’la şekillenmez. Camiler dolar, fakat adalet, dürüstlük ve kul hakkı konusunda aynı hassasiyet günlük hayata yansımaz. Oruç midemizi aç bırakırken, kalbimizi ve dilimizi haramdan korumuyorsa; hangi Ramazan’ı yaşıyoruz?

İslam dünyasının bir köşesinde savaş, diğer köşesinde yoksulluk; bir yerinde adaletsizlik, başka bir yerinde umursamazlık hüküm sürerken, Ramazan bize sadece bireysel ibadeti değil, ümmet bilincini de hatırlatmalıdır. Aç kalmak, aç bırakılanları; susuzluk, susuz bırakılan coğrafyaları hatırlatmalıdır. Ramazan, sadece sofraların değil, vicdanların da genişlediği bir ay olmalıdır.

Belki de sormamız gereken soru şudur: Ramazan bizden razı mı? Eğer bu ay, bizi daha merhametli, daha adil, daha ölçülü ve daha duyarlı kılmıyorsa; o zaman yaşadığımız şey Ramazan’ın hakikati değil, gölgesidir. Gerçek Ramazan; gösterişten uzak, israftan arınmış, sürekliliği olan bir kulluk bilincidir. Ve o bilinç, sadece bir ay değil, bütün bir ömür sürmelidir.

Gazze’ye selam, direnişe devam!