Yüreğimizin bir tarafı Kerbelâ, bir tarafı Gazze, bir tarafı ise matemle dolu bir taziye evidir…

21. yüzyılda adeta her yer Kerbelâ, her gün Aşura olmuştur bize... Tarihten bugüne gözlerimiz nice yeni Kerbelâlara şahitlik etti. Her daim Hüseynî safta duranlar mazlum, Yezid'in safında duranlar ise zalim olmuştur.

Bugün dünyanın dört bir yanında yeni Kerbelâlar ve Hüseynî davayı omuzlayan mazlumlar vardır. Fakat ne acıdır ki ümmet olarak bizler, Hüseynî davanın Zeynebî nefesi olamadık.

Öyle ki her gün gözlerimizin önünde nice Hüseyni davanın aziz yarenleri aç ve susuz bir şekilde şehadet şerbetini içerken, bizler ekranların karşısında sadece "Yazık!" deyip timsah gözyaşları dökmekle yetiniyoruz.

Yoksa hepimiz Resûlullah'ın haber verdiği "vehn" hastalığına mı yakalandık?

Bir gün sahabeler:

"Ey Allah'ın Resûlü! O gün sayıca az mı olacağız?" diye sordular.

Efendimiz (sav) şöyle buyurdu:

"Hayır, bilakis o gün çok olacaksınız. Fakat selin sürükleyip götürdüğü çer çöp gibi olacaksınız. Allah düşmanlarınızın kalbinden size karşı korkuyu çıkaracak ve sizin kalplerinize vehn bırakacaktır."

Sahabeler:

"Vehn nedir, ey Allah'ın Resûlü?" diye sorduklarında ise şöyle buyurdu:

"Dünya sevgisi ve ölümden hoşlanmamaktır." (Ebû Dâvûd)

Bugün Yezidler neden bizden korkmuyor?

Oysa bizler, heybetiyle küfrün kalbine bir aylık mesafeden korku salan bir ümmet değil miydik?

Ne oldu bize? Ne oldu da vehn hastalığı bizi böylesine hafifletti, suyun üzerindeki çer çöp misali savrulur hâle getirdi?

Nerede dünyanın değiştiremeyeceği kadar güçlü bir iman ve iradeye sahip, istikamet üzere yürüyen yiğitler?

Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

"Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!" (Hûd, 112)

Hani Yolumuz coşkun sular misali Hakk'a doğru akacaktı.

İslam, bir hayat nizamı olmaktan çıkarılıp sadece dillerde, kimliklerde ve raflarda bırakıldı.

Ve işte bizler, ümmet olarak yozlaştıkça ağırlığımızı kaybettik. Batıya benzemeye çalıştıkça adeta battık.

Lükse kaçan evlerimiz… İsrafa dönüşen düğünlerimiz… Gösterişe dönüşen doğum günleri, evlilik yıldönümleri ve bekârlığa veda partilerimiz…

Gazze'nin Kerbelâ’sı

Gazze'de bir baba, bombardımanda şehit olan evladını kucağına almış ve şöyle haykırmıştı:

"Ey oğlum! Seni Allah'a emanet ettim. Şahit ol ki seni vatanın ve dinin için kurban verdim."

Bir başka Filistinli anne ise şehit olan evladının ardından:

"Ben oğlumu cennete gönderdim, ağlamıyorum; sadece ümmetin sessizliğine yanıyorum." demişti.

İşte asıl Kerbelâ budur…

Bir tarafta evlatlarını Allah yolunda feda eden anneler, diğer tarafta ekran başında birkaç gözyaşı döküp hayatına kaldığı yerden devam eden bir ümmet…

Hz. Zeyneb'in Haykırışı

Kerbelâ'dan sonra Hz. Zeyneb (ra), Yezid'in sarayında dimdik durmuş ve şöyle haykırmıştı:

"Ey Yezid! Elinden geleni yap. Vallahi bizim davamızı silemeyecek, vahyimizi söndüremeyeceksin."

İşte Hüseynî dava böyle bir davadır.

Başlar kesilir ama hakikat ölmez. Bedenler toprağa düşer ama dava düşmez. Şehitler ölür ama izzetleri asla ölmez.

Allah Teâlâ buyuruyor:

"Allah yolunda öldürülenlere 'ölüler' demeyin. Bilakis onlar diridirler; fakat siz bilemezsiniz." (Bakara, 154)

Bugün bize düşen; Kerbelâ'yı sadece gözyaşıyla anmak değil, Kerbelâ'nın verdiği mesajı hayatımıza taşımaktır.

Çünkü Hüseyin olmak; zulme boyun eğmemektir. Zeyneb olmak; hakikati korkmadan haykırmaktır. Abbas olmak; davaya sadakattir. Ali Ekber olmak; gençliğini Allah'a adamaktır.

Rabbim bizleri, Hüseynî safta sabit kadem olanlardan, Kerbelâ'nın mesajını anlayıp hayatına taşıyanlardan eylesin.

Selam olsun Hüseyin'e… Selam olsun Kerbelâ şehitlerine… Selam olsun Gazze'nin yiğitlerine… Ve selam olsun, hak ile batılın ayrıldığı günde Hüseynî safta yer alacak bütün müminlere…