Zaman, ruhu yoran bir hızla akıp gidiyor.
Sadece gitmekle kalmıyor, giderken ömür sermayemizi de buz gibi eritip tüketiyor.
Fakat maalesef bu hakikat, dünya telaşı arasında silikleşiyor; kalpler, dünyaya ait ağırlıkların altında eziliyor. İnsanlık, konforun arttığı ama huzurun eksildiği bir çağın içinde savrulurken, en büyük kayıp fark edilmeden yaşanıyor: evlerin ruhunu kaybetmesi.
Oysa bir zamanlar evler vardı… Kapısından girildiğinde kalbe sükûnet inen, duvarlarında merhametin yankılandığı, içinde Allah’ın adının nefes gibi dolaştığı evler. O evler sadece barınak değildi; bir yön, bir istikamet, bir kıbleydi. İçine giren kim olursa olsun, kalbini toparlayan bir iklimle karşılaşırdı.
Bugün yeniden o evlere muhtacız. Çünkü karanlık dediğimiz şey, sadece dış dünyada değil; evlerimizin içine kadar sızmış durumda. Ekranların soğuk ışığı, muhabbetin sıcaklığını adeta hırsız gibi çalıyor. Aynı çatı altında yaşayan insanlar, farklı dünyalarda kayboluyor. Birbirine omuz olması gerekenler, aynı odada yalnızlaşıyor.
İşte tam bu noktada “mümin ev” kavramı, sadece bir ideal değil; bir zaruret olarak karşımıza çıkıyor.
Mümin ev, yönünü kaybetmemiş evdir.
İstikamet üzere kaim olan evdir.
Mümin evler secde kokulu evlerdir.
Orada hayatın merkezi Allah’tır. Kararlar O’nun rızasına göre alınır, sevinçler O’nun nimeti olarak görülür, imtihanlar O’nun hikmetiyle karşılanır. Bu evlerde Kur’an sadece okunmaz; yaşanır. Dua sadece dille değil, hâlle edilir.
Bir anne… Evin sessiz kahramanı. Yorgunluğunun arasına sabrı nakşederken, çocuğunun kalbine fark ettirmeden iman tohumlarını eker. Bir baba… Sadece rızık taşıyan değil; eve istikamet getiren bir rehberdir. Helalin ağırlığını bilir, haramın gölgesinden korkar. Ve çocuklar… Bu iki omuz arasında sadece büyümez; şekillenir, yön bulur, kimlik kazanır.
Mümin evler, tesadüflerin değil, bilinçli tercihlerin ürünüdür. O evlerde ne izleneceği ne konuşulacağı, neyin sevileceği rastgele belirlenmez. Her şey bir ölçüyle, bir hassasiyetle seçilir. Çünkü orada büyüyen bir çocuk, sadece bir ailenin değil; bir ümmetin yarınıdır.
Bugün karanlıktan şikâyet eden çok. Ama ışık olmak isteyen az. Oysa ışık olmak, büyük meydanlarda değil; küçük ama derin adımlarla başlar. Bir evde başlayan değişim, bir toplumu ayağa kaldırabilir. Çünkü ev, insanın ilk medresesidir. Orada öğrenilenler, ömür boyu silinmez.
Eğer bir evde sabah namazı bir alışkanlığa dönüşmüşse, eğer o evde haramdan sakınmak bir hassasiyet haline gelmişse, eğer o evde çocuklar Allah’ı korkulacak değil, sığınılacak bir hakikat olarak tanıyorsa… İşte o ev, bu çağın karanlığında yanmaya başlamış bir kandil, bir nurdur.
Ve kandiller çoğaldıkça, karanlıkların ardından aydınlık sabahlar gelir.
Bugün bize düşen, dünyayı değiştirmekten önce kendimizi, evimizi değiştirmektir. Çünkü dünya, evlerin toplamıdır. Evler düzelmeden sokaklar düzelmez, sokaklar düzelmeden toplum dirilmez.
Şimdi sorulması gereken soru şudur:
Bizim evimiz… Bir sığınak mı, yoksa bir istikamet mi?
Eğer evlerimizi yeniden birer yön merkezi haline getirebilirsek, işte o zaman bu çağın karanlığına karşı en güçlü cevabı vermiş oluruz.
Çünkü hakikat değişmez.
Işık, önce kalpte doğar… sonra eve yayılır… ve oradan dünyayı aydınlatır.
Rabbim, evlerimizi ve evlatlarımızı bu karanlık çağı aydınlatacak Nur’un öncüleri eylesin inşallah!
Selam ve Dua...