Mübarek Ramazan ayı yaklaşırken, Gazze’de yaşanan insani trajedi derinleşerek sürüyor. Siyonist güçlerin saldırıları, sivil yerleşimleri ve altyapıyı hedef almaya devam ederken bölgeye yardım girişi de kısıtlı şekilde gerçekleşiyor. Uluslararası kamuoyuna “ateşkes” olarak sunulan mutabakatların sahada hiçbir karşılığı olmadığı, bombardımanların ve kuşatmanın aralıksız devam etmesiyle bir kez daha ortaya çıktı.

Sadece Gazze değil Batı Şeria da abluka altında. Filistinli insan hakları kuruluşu Vadi Hilve Enformasyon Merkezi'nden yapılan yazılı açıklamada, siyonist terör rejimi yetkililerinin, Kudüs'te Filistinli gençlere yönelik baskıları artırdığı belirtildi.

Kudüslü gençlerin çağrılarak tutuklamalarına yoğun şekilde tanıklık edildiği vurgulanan açıklamada, özellikle Ramazan ayı öncesinde Mescid-i Aksa ziyaretçilerini ve gönüllü görevlilerini azaltmak amacıyla sistematik kısıtlama politikalarının devreye girdiğine işaret edildi.

Mescid-i Aksa'dan uzaklaştırma kararlarının son 2 hafta içinde ciddi anlamda yoğunlaştığına dikkat çekilen açıklamada, söz konusu uzaklaştırma kararlarının ise Kudüs sakinlerinin yanı sıra işgal altındaki Filistin'in iç bölgelerinden gelenleri, kadınları, yaşlıları ve vakıf çalışanlarını kapsadığı ifade edildi.

Siyonist terör rejimi makamlarının bu kısıtlamalarla Ramazan ayında namaz kılmak için Mescid-i Aksa'ya gelenlerin sayısını düşürmeyi hedeflediğine vurgu yapılan açıklamada, şunlar kaydedildi:

'israil, Eski Kudüs bölgesi ve Batı Şeria'dan gelenleri Mescid-i Aksa'dan uzaklaştırmaya yönelik ocak ayında 135'ten fazla karar çıkardı. Aksa'dan uzaklaştırma kararları şubat ayında da devam ediyor.'

Soframızdan Cebimize Kadar Sızdılar

Siyonist rejimin gücü yalnızca silahlarından ya da ordusundan ibaret değil; asıl etkisini, gündelik hayatın en sıradan alanlarına sızarak gösteriyor. Soframıza giren gıdadan cebimizde taşıdığımız telefona, evimizde kullandığımız deterjandan beyaz eşyaya kadar uzanan geniş bir ekonomik ağ, işgali ve katliamı ayakta tutan görünmez bir omurga işlevi görüyor. Bu düzen, savaşın cephede değil; market raflarında, alışveriş sepetlerinde ve tüketim alışkanlıklarında da sürdüğünü açıkça ortaya koyuyor.

Bu gerçeği bizzat siyonist rejim yetkilileri de saklamıyor. Benjamin Netanyahu’nun geçmişte sarf ettiği “cep telefonlarınızı biz ürettik” ifadesi, teknolojiden finans sistemine kadar uzanan bu ekonomik nüfuzun itirafı niteliğinde. Bugün siyonist rejim menşeli ya da siyonistlerle doğrudan bağlantılı markalar; yalnızca ürün satmıyor, aynı zamanda işgal ekonomisini besliyor, askeri gücü finanse ediyor ve Filistin topraklarında süren zulmün devamını mümkün kılıyor.

Bu nedenle boykot, bilinçli bir ekonomik duruş anlamına geliyor. Sofradan cebimize, mutfaktan banyoya kadar hayatımızın her alanında yapılan tercihler; ya bu sömürü düzenini güçlendiriyor ya da onu zayıflatıyor. Ramazan ayına girerken Siyonist ekonominin gündelik yaşamımızı kuşatmasına izin vermemek, bugün zulme karşı atılabilecek en somut ve etkili adımlardan biri olarak öne çıkıyor.

İşe Yaramıyor Demeyin, Boykota Devam Edin

İşte tam da bu tablo, boykotun neden kararlılıkla sürdürülmesi gerektiğini açık biçimde ortaya koyuyor. Sözde ateşkeslerin sahada hiçbir karşılığının olmadığı, katliamların Ramazan arifesinde dahi kesintisiz sürdüğü bir ortamda ekonomik, siyasi ve toplumsal baskı araçları hayati önem taşıyor

Gazze’de yıllardır süren saldırılar karşısında küresel kamuoyunda yükselen boykot dalgası, yalnızca vicdani bir duruş ya da sembolik bir protesto olmaktan çıkmış durumda. Son iki yılda açıklanan finansal veriler, şirket kararları ve istihdam rakamları; boykotun hem çok uluslu şirketler üzerinde hem de doğrudan siyonist rejim ekonomisinde ciddi ve kalıcı etkiler ürettiğini ortaya koyuyor. Resmi açıklamalarda bu etkiler çoğu zaman “maliyet optimizasyonu”, “yeniden yapılanma” ya da “zor piyasa koşulları” gibi ifadelerle örtülmeye çalışılsa da zamanlama, coğrafya ve rakamlar tabloyu net biçimde doğruluyor.

Bu sürecin en çarpıcı örneklerinden biri İsviçre merkezli gıda devi Nestlé oldu. Şirket, önümüzdeki iki yıl içinde 16 bin çalışanını işten çıkaracağını açıklarken gerekçe olarak otomasyon ve maliyet düşürme politikalarını gösterdi. Ancak kararın, Orta Doğu ve Kuzey Afrika bölgelerinde satışların iki yıldır kesintisiz biçimde düşmesinin hemen ardından gelmesi dikkat çekti. Nestlé’nin siyonist Osem şirketinin sahibi olması nedeniyle uzun süredir boykot listelerinde yer alması, özellikle Müslüman ülkelerde ürünlerinin yerli markalarla hızla ikame edilmesine yol açtı. Şirketin gelir artışının %1,2’ye kadar gerilemesi (son yirmi yılın en düşük oranı) ve hisselerinin 2023–2025 arasında yaklaşık %20 değer kaybetmesi, boykotun finansal etkisini somut biçimde gözler önüne serdi.

Fast-food sektöründe tablo daha da sert. 2025 Ocak ayında, Yum! Brands ile iş birliği sona eren Türkiye merkezli İş Gıda A.Ş. iflas ilan etti; ülke genelinde 254 Pizza Hut ve 283 KFC olmak üzere toplam 537 restoran kapandı. Resmî açıklamalarda boykot vurgusu yapılmasa da bu markalar aylar boyunca kamuoyunun en yoğun tepkisine maruz kalan zincirler arasında yer aldı. Benzer bir süreç Endonezya’da yaşandı; KFC, 2024 yılı boyunca 47 restoranını kapattı, 2 bin 200’den fazla çalışanını işten çıkardı ve 36 milyon doları aşan zarar açıkladı. Şirket, satışlardaki düşüşün ana nedeninin küresel boykotlar olduğunu açıkça kabul etti.

Boykotun etkilediği bir diğer küresel marka Starbucks oldu. Şirket, 2024’ün ilk çeyreğinde küresel satışlarında %4 düşüş kaydederek son on yılın en kötü performansını yaşadı. İç raporlarda “belirli pazarların jeopolitik koşullardan etkilendiği” ifadesi kullanılırken, Orta Doğu’daki bölgesel iş ortağı Alshaya Group’un 2 binden fazla çalışanını işten çıkarması, Malezya’daki operatör Berjaya Food’un gelirlerinin %46 düşmesi ve yüzlerce şubenin kapanması, bu “jeopolitik koşulların” ne anlama geldiğini açıkça ortaya koydu.

İçecek sektöründe Coca-Cola da boykotun en görünür hedeflerinden biri haline geldi. Mısır ve Pakistan’da satışlar %20’nin üzerinde azalırken, Türkiye’de pazar payı %59’dan %54’e geriledi. Afrika, Orta Doğu ve Güney Asya bölgelerindeki toplam büyüme ise yıllar sonra ilk kez durma noktasına geldi. Şirketin Ekim 2024’te Almanya’daki beş fabrikasını kapatma ve 500’den fazla çalışanı işten çıkarma kararı, boykotun yalnızca “bölgesel” değil, küresel ölçekte yankı bulduğunu gösterdi.

Aynı süreçte McDonald's, 2024’te küresel satışlarında %1 düşüş yaşadığını kabul etti. Şirket raporlarında “Gazze’deki savaş ve kamuoyu tepkilerinin” birçok ülkede işleri olumsuz etkilediği açıkça ifade edilirken, CEO Chris Kempczinski Mısır, Ürdün ve Malezya’daki şubelerin ciddi ciro kayıpları yaşadığını duyurdu. Spor giyim devi Nike ise 2025 finansal yılında yaklaşık %10 gelir kaybı yaşadı; özellikle Avrupa, Orta Doğu ve Afrika bölgelerindeki düşüşler dikkat çekti.

Avrupa merkezli şirketler de bu baskıdan muaf değil. Carrefour’un net karı 2024’te %50’den fazla düşerken, Groupe Rocher Temmuz 2025’te siyonist rejimin Kiryat Gat kentindeki üretim tesislerini ve lojistik merkezini kapatma kararı aldı. Yaklaşık 270 çalışanın işini kaybedeceği bu adım, şirket tarafından “üretim optimizasyonu” olarak tanımlansa da fiilensiyonist rejim pazarından çekilme ve Müslüman ülkelerdeki tüketici tepkisini yumuşatma girişimi olarak değerlendiriliyor. Teknoloji alanında ise Samsung’un yatırım kolu Samsung Next’in Tel Aviv ofisini kapatması, çok uluslu şirketlerin siyonist rejimden uzaklaşma eğiliminin bir başka göstergesi oldu.

Siyonistlerin Ekonomisi Felç Oldu

Bu tablo, siyonist rejimin ekonomisinin içeriden de ağır bir darbe aldığını ortaya koyuyor. Siyonist rejim merkezli analiz şirketleri ve uluslararası medya kuruluşlarının raporlarına göre 2023 Ekim’inden 2025 ortalarına kadar ülkede yaklaşık 46 bin küçük ve orta ölçekli işletme kapandı; yıl sonuna kadar bu sayının 50 bini, 2025 sonunda ise 60 bini aşması bekleniyor. İnşaat, tarım ve hizmet sektörleri en ağır darbeyi alan alanlar olurken, düşen tüketim, iş gücü eksikliği ve yedek askerlik uygulamaları iflas dalgasını derinleştiriyor. Uzmanlar bu süreci, siyonist rejim ekonomisinde son otuz yılın en büyük krizlerinden biri olarak tanımlıyor.

Tüm bu gelişmeler karşısında siyonist rejim tarafının verdiği tepkiler de dikkat çekici. Siyonist rejimin Sanayiciler Birliği Başkanı Ron Tomer’in 28 Ekim 2024’te Paris’te yaptığı “Bir iyilik istemiyoruz, sadece bizi boykot etmeyin” çağrısı ve ardından yayımlanan, her satın almanın devleti güçlendirdiğini vurgulayan tanıtım videosu, gerçeği açıkça ortaya koyuyor; Eğer boykot etkisiz olsaydı, durdurulması için bu denli yoğun bir çaba gösterilmezdi.

Ramazan Öncesi ‘’israil’’ Hurmasına Dikkat

Ramazan ayında en çok tüketilen ürünlerin başında hurma geliyor. Ancak siyonist rejim hurma pazarına da girmiş durumda.

Siyonist rejim menşeli hurmalar piyasada “Kudüs hurması” adıyla satılıyor. Özellikle Medjul (Madjoul) cinsi hurmaların önemli bir kısmının işgal altındaki toprakalrda yetiştirildiği ve bu pazarda israilin yaklaşık yüzde 50 paya sahip olduğu belirtiliyor.

Medine’de yetişen ve “Medine Medjul” adıyla satılan ürünler de bulunuyor. Siyonist rejim menşeli hurmalarda hibrit ve genetiği değiştirilmiş tohum kullanıldığı, bu nedenle hurmaların daha iri ancak daha sağlıksız olduğu da ifade ediliyor.

Siyonist rejimin yıllık hurma ihracatının yaklaşık 340 milyon dolar seviyesinde olduğu aktarılırken, hurma bahçelerinin önemli bir bölümünün Filistinlilere ait, işgal edilen topraklar üzerinde yer aldığı; bir kısmının ise doğrudan gasp edilen arazilerden oluştuğu vurgulanıyor.

Filistin’deki katliamlar nedeniyle siyonist rejimi boykot eden tüketiciler, satın aldıkları hurmaların menşe ülkesini özellikle kontrol ediyor. Açık satılan hurmalarda isim ve tür bilgisinin yanı sıra satıcıya menşein sorulması, paketli ürünlerde ise ambalajın arkasındaki menşe ülke bilgisinin incelenmesi öneriliyor.Siyonist rejimin bilinen hurma şirketleri ve alt markaları ise şöyle sıralanıyor: Hadiklaim, King Solomon, MyJool, Mehadrin, Galilee Export, Carmel Agrexco, AgriFood, Star Dates ve Jordan River Dates.

Muhabir: ENSARİ ŞANA