Maduro’dan önce dünya, hâlâ bir “uluslararası düzen”in varlığına inanmak istiyordu.
Devlet egemenliği, sınırların dokunulmazlığı, liderlerin yargılanma usulleri… Kâğıt üzerinde de olsa bir çerçeve vardı. ABD, bu çerçevenin bekçisi olduğunu iddia ediyor; demokrasi, insan hakları ve uluslararası hukuku yüksek sesle savunuyordu.

ABD’nin söylem ile eylem zıtlığının her dönemde kendisini gösterdiği ve Irak’tan Afganistan’a, Latin Amerika’dan Ortadoğu’ya uzanan müdahaleleri hafızalardaki yerini korumaya devam ettiği halde Batı bloku ABD’nin yanında yer almaya devam ediyordu. Gazze’de yaşanan soykırımda açıkça terör devletinin yanında duran ve askeri, ekonomik ve siyasi olarak tam destek sağlayan ABD, hiçbir şey olmamış gibi insan haklarından dem vurmaya devam ediyordu.

Maduro’dan sonra insan hakları, hukuk, demokrasi, siyasi dokunulmazlık vs. gibi kavramların sadece ABD ve ABD’nin yanında duran devletler için geçerli olduğu bir kez daha ortaya çıktı. ABD’nin başını çektiği emperyalist Batı bloku, tarih boyunca zayıf halkları ezmiş, kaynaklarını sömürmüş, insanlarını köleleştirmiştir. Aliya İzzetbegoviç’in deyimiyle; “Batı hiçbir zaman medenî olmamıştır ve bugünkü refahı, devam edegelen sömürgeciliği; döktüğü kan, akıttığı gözyaşı ve çektirdiği acılar üzerine kuruludur.”

Maduro olayı, ABD liderliğindeki Batı emperyalizminin maskesini indirmemiş, adeta yırtmıştır. Kralın çıplak olduğu ayan beyan ortaya çıkmış; uluslararası hukukun zayıf devletler için hiçbir geçerliliğinin olmadığı bir kez daha ispatlanmıştır. Dünya, artık eskisinden çok daha güvensiz bir hale dönmüştür. Bir devlet başkanının, kendi başkentinde askeri bir operasyonla alınıp başka bir ülkeye götürüldüğü gerçeği, dünyanın ne kadar güvensiz bir zemine kaydığını göstermeye yetiyor. Hiçbir devletin bu haydutluğa anlamlı bir tepki vermemesi, ABD’yi sorgulayacak bir tavır geliştirmemesi olayın vahametinin boyutunu ve dünyanın, ABD’nin vahşi insafıyla baş başa kaldığını gözler önüne seriyor. Gücün, hukukun yerine geçtiği çok acı bir gerçek olarak karşımızda duruyor. Gücü olan; insan hakları, hukukun üstünlüğü, uluslararası anlaşmalar vs. gibi kâğıt üzerinde varlığını koruyan kavram ve bağlamları çıkarı için bir anda rafa kaldırabiliyor ve kimse buna engel olamıyor.

Bu, klasik bir haydutluk politikasıdır. Kurtlukta düşeni yemenin kanun olduğu çarpık bir düzendir.

Güç siyaseti, sadece ABD’nin değil, Batı sisteminin geneline sirayet etmiş durumdadır. Bugün karşı çıkmayanlar, yarın aynı yöntemi kullanabileceklerini biliyorlar.

Dünya, bu adaletsiz sistemle daha fazla yürüyemez. Yeni bir dünya düzeninin kurulması şarttır. Gücünü, düzenin kurallarını uygulamak için değil; itiraz edenleri sindirmek, kaynaklara el koymak ve direnenleri cezalandırmak için kullanma düzeninin yerini, merkezinde adalet, merhamet ve paylaşmak olan yeni bir sistem almalıdır.

Güçlü olanın sömürdüğü, güçsüz olanın da sömürüldüğü dünya düzeni sona ermelidir. Güçlü ya da güçsüz bütün ülkelere adalet temelinde yaklaşıldığı, sorunların hakkaniyet temelinde çözüldüğü, bütün halkların insanlık ailesinin asil birer üyesi olduğuna inanıldığı bir düzen kurulmalıdır.

Hiç kuşkusuz böyle bir düzeni ne ABD’nin başını çektiği emperyalist Batı bloku ne de geçmişte iddia ettiği eşitlik ve özgürlük söylemlerine rağmen baskı ve tahakküm üreten sosyalist blok kurabilmiştir. Her iki yaklaşım da insanı merkeze almak yerine ideolojiyi, sermayeyi veya gücü merkeze koymuş; adaleti evrensel bir ilke olmaktan çıkarıp kendi çıkarlarının aracı hâline getirmiştir.

Dolayısıyla adalete dayanan böyle bir düzeni kurabilecek yegâne anlayış ise İslam’dır. Çünkü İslam, gücü değil hakkı, imtiyazı değil adaleti, üstünlüğü değil sorumluluğu esas alır. Gerçek ve kalıcı bir adalet, ancak ilahi bir ölçüye dayandığında mümkün olabilir. Bunu sağlayacak olan da İslam’dır.