Amerika’nın Venezuela’ya yönelik saldırısı ve devam eden korsanlığı karşısında cılız tepkileri fark eden birçok kimse Gazze konusunda yaşanan çelişkili tutumları da daha iyi anlamıştır sanırım.
Kimi ülkelerin “utangaç” tepkileri bir yana medyada “uzman” kimliğiyle boy gösteren kimilerinin yaşanan korsanlık ve hukuk bilmezliği eleştirmek yerine “Ama Maduro da diktatördü” argümanını dillendirmeleri kelimenin tam anlamıyla rezillik idi.
Amerika’nın çıkarları söz konusu olduğunda diktatörlerle hiçbir sorununun olmadığını ortalama zeka seviyesiyle alanı gözlemleyen herkes fark edebilir.
Bazı dönemlerde bunu farklı sebeplere bağladığı için, uyduruk gerekçeler ürettiği için meseleyi tam anlamamış olanlara Trump yardımcı oldu ve en önemli derdinin para olduğunu hemen her olayda defalarca dile getirdi.
Körfez ülkelerinden silah satışı adı altında trilyon dolarlık anlaşmalar yapmasını bir tarafa bıraksak bile önümüzde o kadar belirgin örnekler var ki, araştırma yapmaya gerek bırakmıyor.
Amerikan Kongresi üyesi Salazar, Trump siyasetinin hedefini açıkça dile getirdi: "Venezuela, Amerikan petrol şirketleri için bir şölen olacak. 1 trilyon dolarlık ekonomik aktivite var. Amerikan şirketleri girip alabilir."
Ukrayna ile yapılan anlaşmaları hatırlayın.
Hem Zelensky adındaki şarlatanı dünyanın gözü önünde aşağıladı hem de Ukrayna’nın madenlerinin yüzde 50’sine ortak oldu Amerika. Bununla beraber nükleer santrallerinin mülkiyetinin ABD’ye geçmesini de kabul etti Zelensky.
Venezuela konusunda da daha önce defalarca takip ettiği yolu izledi Amerikan yönetimi.
Yöneticilere söz geçiremeyince muhalefet adaylarını destekledi; ama onların halkta bir karşılığının olmadığı ortaya çıktı.
Petrol zengini ülke ambargolarla sıkıştırıldı, CIA operasyonlarıyla kaos denemeleri yapıldı.
Uyuşturucu suçlaması ise belki de en komik olanıydı.
Maduro saldırılara karşılık vermemekle, beklemeye geçmekle hata etti.
Çokça övündüğü “Bolivar ruhu”ndan çok uzakta olduğu çıktı ortaya.
Amerika sadece bombaladı ve sadece başkanlık sarayına operasyon düzenledi.
Oysa daha büyük saldırılar için hazırlıklar yapmıştı Amerikan ordusu.
Tıpkı 1989’da Panama’ya karşı gerçekleştirilen saldırılar gibi.
O tarihte 30 bin askerle Panama’ya girdi Amerika.
Suçlanan kişi Albay Manuel Noriega idi.
Noriega’anın CIA hesabına çalıştığını herkes biliyordu. Nitekim Amerikan desteğiyle 1983’te darbeyle işbaşına geçmişti.
Amerikan hükümetinin Noriega’ya yönelik suçlaması uyuşturucu ticareti ve kara para aklamaydı.
Suçlamalar doğruydu ve bu konuda Amerika’nın elinde yeterince delil vardı, çünkü yıllarca CIA ile beraber çalışmıştı.
Sonraları hem uyuşturucu paralarının paylaşımı hem de Panama kanalındaki geçişlerden gelen para konusunda anlaşmazlıklar yaşadılar ve Noriega rest çekti.
Amerika binlerce askerle Panama’ya girdi ve Noriega’nın ordusu direnmeden teslim oldu.
Noriega, Vatikan konsolosluğuna sığındı ve orada yakalanıp Amerika’ya götürüldü.
35 yıl sonra Maduro’yu alıkoyan Amerika, hedefteki diğer ülkelere gözdağı olsun diye Cumhurbaşkanını araç içinde New York’ta gezdirdi ve teşhir etti.
Trump, hem Kolombiya’yı hem de Küba’yı tehdit etti.
Açıklamalardan anlaşıldığı kadarıyla Amerika devam edecek.
Ama bundan sonrası bu kadar kolay olur mu hiç belli olmaz.
Kolombiya Cumhurbaşkanı Gostavo Petro, 1994’te bıraktığı silahını tekrar eline alabileceğini söyledi.
Hem Maduro’nun hem de Petro’nun Gazze konusundaki hassasiyetleri ve Siyonist soykırımı reddeden açıklamaları biliniyor.
Gazze’deki direniş ruhu orta ve Güney Amerika’yı etkileyip yeni bir Anti Emperyalist-Anti Amerikancı dalganın ortaya çıkmasına sebep olabilir mi?
Neden olmasın!