Aile yapısını düzeltmenin ve aile kurumunu güçlendirmenin yolu, Batı ideolojisiyle hareket ederek toplumu ifsat etmeye çalışan yapılara ve bu yapıların çalışmalarına engel olmaktan geçmektedir. Uzun yıllardır İslami düşünceye karşı olan muhtelif çevrelerin, Müslüman toplumu manevi ve örfi değerlerinden uzaklaştırmak amacıyla sistematik bir şekilde çalışmalar yürüttüğü görülmektedir. Bu çevreler, her fırsatı değerlendirerek Müslüman topluma Batı’nın çürümüş ideolojilerini örnek göstermiş, aile ilişkilerine materyalist bir bakış açısı kazandırmaya çalışmış ve sorunlara seküler perspektiften çözüm üretmiştir.
Özellikle eşler arasındaki anlaşmazlıklar ve kadına yönelik şiddet konusu üzerinden yoğun bir söylem geliştirilmiş, kadının beyanının esas alınması gerektiği vurgulanmıştır. Bu yaklaşımın yasalaşması için Türkiye’de de ciddi bir lobi faaliyeti yürütülmüş ve 20 Mart 2012 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanan “Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun” ile 6284 sayılı yasa yürürlüğe girmiştir. Kanunun temel amacı, kadına yönelik şiddeti azaltmak ve aileyi korumak olarak ifade edilmiştir.
O dönemde feminizmi hararetle savunan çevreler, “Kadına Yönelik Şiddet” ve “Kadın ve Özgürlük” ifadelerini adeta bir motto hâline getirmiş, bu kavramları sürekli gündemde tutmuştur. Hatta daha da ileri gidilerek “evin, şiddetin üretildiği yer” olduğu iddia edilmiştir. Bu söylemlerin arka planında, aile kurumunu zayıflatma ve zamanla işlevsiz hâle getirme düşüncesinin bulunduğu bilinmektedir. Nihai hedefin ise toplumda seküler bir hayat anlayışını hâkim kılmak olduğu anlaşılmaktadır.
6284 sayılı kanunun yasalaşmasının üzerinden geçen 14 yılın ardından şu soruların sorulması kaçınılmazdır; 6284 sayılı kanunun yürürlüğe girmesinden sonra kadına yönelik şiddette azalma olmuş mudur? Aile kurumu güçlenmiş midir? Evlilik oranlarında artış yaşanmış mıdır? Boşanma oranları ne seviyededir? Boşanmaların artmasındaki temel saikler nelerdir? Geriye dönüp bakıldığında, aile sorunlarının ve kadına yönelik şiddet vakalarında artışların yaşandığı ortadadır. TÜİK verileriyle sabit olan bu durum, seküler anlayışı merkeze alan yasaların tek başına aileyi korumaya ve şiddeti azaltmaya yetmediğini ortaya koymaktadır.
Elbette ailede var olan şiddetin azaltılması ve ortadan kaldırılması için çalışmalar yapılmalıdır. Eşler hem evlilik öncesi hem de evlendikten sonra İslami bir bilinçle eğitilmelidir. Hayatın bütün alanlarında olduğu gibi aile iletişimi konusunda da çerçeve İslam’ın belirlemiş olduğu çerçeve olmalıdır. Yasalar hazırlanırken yalnızca materyalist Batı’nın bakış açısıyla hareket edilmesi, toplumun değer dünyasını göz ardı etmek anlamına gelmektedir. Toplumun inanç temelleriyle uyumlu olmayan düzenlemelerin, aile yapısı üzerinde olumsuz etkiler oluşturduğu görülmektedir.
Bu noktada temel soru şudur; Aile kurumu nasıl güçlendirilebilir ve toplumda İslami anlayış nasıl daha sağlam bir zemine oturtulabilir? Öncelikle aileyi yalnızca hukuki düzenlemelerle korumanın yeterli olmadığı kabul edilmelidir. Ahlaki ve manevi değerlerin güçlendirilmesi, evlilik öncesi İslami eğitimlerin artırılması, eşler arasında sorumluluk bilincinin geliştirilmesi ve karşılıklı hak hukuk dengesinin İslami ölçüler çerçevesinde yeniden hatırlatılması büyük önem taşımaktadır. Aile, sadece bireylerin bir araya gelmesiyle oluşan dünyevi amaçlı bir birliktelik değil; aynı zamanda inanç, sorumluluk ve fedakârlık temelli kutsal bir kurumdur.
Toplumun kendi değerleriyle barışık, inanç temelli ve bütüncül politikalar geliştirilmediği sürece aile kurumunu güçlendirmek zordur. Bu nedenle çözüm, aileyi ayakta tutan manevi ve ahlaki değerleri merkeze alan İslami bir yaklaşımı benimsemekte ve toplum üzerinde uygulamakta yatmaktadır. Ancak bu şekilde aile kurumu sağlam bir zemine oturabilir ve toplum daha güçlü bir yapıya kavuşabilir.