Bir siyasal hareketin halkla gerçek bir bağ kurup kurmadığını anlamak için uzun analizlere, karmaşık teorilere gerek yoktur. O hareketin, halkın inancıyla barışık ya da kavgalı olup olmadığına bakmak yeterlidir. Çünkü bu coğrafyada din, sadece bireysel bir inanç alanı değil; aynı zamanda ahlakın, kültürün, dayanışmanın ve toplumsal hafızanın omurgasıdır; hayatın ritmi, ahlakın zemini, toplumsal dayanışmanın harcıdır. Dini hedef alan ve dinle kavgalı olan her yapı, farkında olsun ya da olmasın, er ya da geç halkı karşısına alır, halkın kendisiyle kavgalı hale gelir.

Bugün özellikle Kürt coğrafyasında kendisini “halk hareketi” olarak pazarlayıp “özgürlük mücadelesi” verdiklerini iddia eden yapıların, İslam’la kurdukları sorunlu ilişki bu gerçeği açıkça gözler önüne sermektedir. İnancı; “geri kalmışlık”, “halkları uyuşturan afyon”, “devlet kurmanın önündeki engel” ya da “özgürlüğü kısıtlayan kölelik” olarak gören bu ideolojiler, halkın en derin değerleriyle açık bir çatışmaya girmekte; camiyi, Kur’an’ı, namazı, tesettürü ya alaya almakta ya da bilinçli biçimde itibarsızlaştırmaktadır. Dindar insanları “gerici”, “biatçı”, “yobaz”, “çağ dışı” gibi etiketlerle ötekileştirmekte; dini hayatı kamusal alandan silmeye çalışmaktadır. Dine, dinin şiarlarına, dindarlara, dini yaşama böylesine düşman ideoloji ve yapıların halkın gönlünde karşılık bulması mümkün değildir. Bulmuş gibi görünüyorsa, bu ya baskının ya da yoğun propagandaların sonucudur.

Çünkü yakın tarihimiz şunu açıkça göstermiştir ki Marksist-Leninist kökenden gelen ve dini “afyon” olarak gören her hareket, Müslüman halkların yaşadığı coğrafyalarda ya zorbalığa yaslanmış ya da yabancı güçlerin desteğiyle ayakta durabilmiştir. Halkın inancını yok sayan bir ideoloji, kendi meşruiyetini halktan değil, silahtan ve dış himayeden üretir.

Oysa temsil iddiası, önce saygı gerektirir. İnancına saygı duymadığınız bir halkı temsil edemezsiniz. Onun kutsallarını hedef alarak, onun adına konuşamazsınız. Bu, sadece bir samimiyet sorunu olarak algılanmamalı; aynı zamanda sosyolojik bir gerçeklik olarak da görülmelidir. Kürt halkı, tarih boyunca inancıyla var olmuş, kimliğini İslam’la bütünleştirmiştir. Bu gerçeği yok sayan her hareket, Kürt halkının ruhuna yabancıdır.

HÜDA PAR’ın diğer yapılardan temel farkı tam da bu noktada ortaya çıkmaktadır. HÜDA PAR, Kürt meselesini konuşurken dini paranteze alan değil; İslam’ı merkeze alan bir siyasal perspektif geliştirmiştir. Çünkü bu topraklarda hak, özgürlük, adalet ve kardeşlik arayışı İslam’dan bağımsız düşünülemez. Dini dışlayan her çözüm önerisi, daha baştan halkın vicdanında karşılığını yitirir.

HÜDA PAR ise Kürt halkının kimliğinin, İslam’dan koparılarak müdafaa edilemeyeceğini başından beri savunmuştur. Kürtlerin uğradığı zulüm de çözüm arayışı da ancak İslami adalet zemininde anlamlı ve kalıcı olabilir. Silahla, ideolojik dayatmayla ya da dış güçlerin ajandalarıyla değil; halkın inancına yaslanan bir siyasetle yol alınabilir.

Bugün gelinen noktada, kendi inancına yabancılaşmış; Allah’la, Peygamberle, Kur’an’la, camiyle, kavgalı bir siyasetin, Kürtlerin haklarını savunmaktan uzak olduğu görülmüştür. Halkı özgürleştirdiğini iddia edip onu manevi köklerinden koparan bir anlayış, özgürlük değil, ancak kimlik erozyonu üretir.

HÜDA PAR’ın savunduğu çizgi nettir: Bu halk ne ideolojik putlara ne seküler dayatmalara ne de ithal reçetelere mahkûmdur. Kürtlerin de Türklerin de ortak paydası İslam’dır. Adalet, kardeşlik ve onurlu bir gelecek, ancak bu zemin üzerinde inşa edilebilir.

Diniyle kavgalı bir hareket, halkla da kavgalıdır. Halkla kavgalı olan ise ne kadar gürültü koparırsa koparsın, tarihin kenarına savrulmaktan kurtulamaz. Halkın inancını merkeze alanlar ise sessiz, ama derin bir karşılık bulur. Bugün bu karşılığın adresi HÜDA PAR’dır.