• DOLAR 7.038
  • EURO 8.401
  • ALTIN 463.13
  • ...

            Ayasofya ile ilgili tartışmalar devam ediyor. Tekrar camiye dönüştürülmesi konusunda milliyetçilerin ve kimi ulusalcıların neredeyse İslami kesimlerden daha fazla ısrarcı olmaları ise, üzerinde düşünülmesi gereken bir husus.

Herhalde bu, Cumhuriyetin kuruluş öyküsüne dipnot yapılan ‘Yunan’ı denize dökme’ ayrıntısını, devlet aklının oksijeni olarak görenlerin, Ayasofya, Ekümenik, Adalar, Batı Trakya gibi sembolleri farklı tarif etmeleriyle ilgilidir.

Türkiye’nin belki de ilk defa Doğu Akdeniz’deki hakimiyet ve haklarına eğilmesiyle başlayan sürece yeterli tepki göstermediklerini düşünen Yunanistan, Avrupa ülkelerini kızdıracak bir takım radikal adımlar atması için Ankara’yı tahrik ederken içerde, enflasyon, işsizlik, adalet ve siyasetle ilgili kimi zayıf noktalarda dikkat dağıtma ameliyesi de devleti yönelenlerin sık başvurdukları bir yöntem olarak biliniyor.

Sonuçta ne olursa olsun, tıpkı Ezan-ı Muhammedi gibi, camiler, hele de fethin nişanesi olan mabedler de, İslamın şiarı olmaları hasebiyle aslına döndürülmek zorundadır. Tepkileri ölçerek, sorunu Danıştay’a havale edip işin içinden çıkmak ise, “siyasete alet ediyorlar” diyenlerin elini güçlendiren bir hayal kırıklığı olacaktır.

            Haydi, bu mevzu, her sene bir şekilde ülke gündemine geldiği için burada veya Avrupa’da yazılacak konuşulacak da Mısır’a ne oluyor? denebilir. Mısır Fetva Kurumu (Daru’l İfta), sosyal medya hesabından diyor ki; "Osmanlılar 1453'te İstanbul'u işgal edinceye ve onu camiye çevirinceye kadar 916 yıl kilise olarak kaldı."

Aralık ayında Yunanistan, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve Mısır’ın, Doğu Akdeniz için anlaşmaya varmalarından sonra geçen hafta Atina’nın, Türkiye'nin Libya ile Doğu Akdeniz için imzaladığı münhasır ekonomik bölge anlaşmasına karşı, Mısır'la benzer bir anlaşma planladığı ortaya çıkmıştı. Buradan bakıldığında Mısır’ın, diğer Arap ülkelerince de takip edilen önemli bir kurumunun İstanbul’un fethine işgal demekteki kastının ne olduğu netleşiyor.

Ancak bu zırva beyanın Sisi’nin başka bir sözcüsü tarafından değil de fetva makamından yapılması senaryonun bu minvalde devam edeceğinin işareti gibi duruyor. Yarın aynı kurum, daha önce herkesin bildiği meşhur bir tarih orjinli dizi filmini, ‘Osmanlı’yı diriltmeyi amaçlıyor’ diyerek yasaklaması gibi, Türkiye’nin bölgedeki politikalarıyla ilgili, hatta iç işleriyle ilgili de bu türden fetvalar serdedecektir. 

Mısır ile Yunanistan, başkasının sırtından ekonomilerini ayakta tutmaya çalışan iki ülke. İngilizlerin palazlandırıp Almanya’nın bakımına teslim ettiği Yunanistan’ın Avrupa Birliği’ne de maliyeti gelinen noktada çok ağırlaşmış vaziyette. Yine BAE ve Suud’un aktardıkları paranın dışında gelirinin çoğunu turizmden karşılayan Mısır için de bu salgın son derece sarsıcı oldu. Üstüne bir de Libya’daki kayıp eklendi. Yakında ordu içinde tetikte bekleyen Sisi karşıtı odakların yeni bir darbe için harekete geçmesi hiç de sürpriz olmayacaktır.

Şimdi Ayasofya ile Mısır ne alaka? diye sormakla Türkiye, Yunanistan ve Mısır’ı karşı cepheye atmak yerine yanına çekecek adımlar atamaz mı? diye sormanın mantığı birbirine eşdeğerdir.

Vaka sayısında olmasa da ölümleri asgari seviyede tutabilmesiyle ve güçlü sağlık sistemiyle bir anda öne çıkan Türkiye, ABD’deki mevcut durumu ve Avrupa’daki durağanlığı fırsata çevirerek adalet ve ekonomi gibi en hassas iki konuda nasıl adımlar atacak? Asıl önemli olan bu. Ancak bölgesindeki moral ve stratejik pozisyon da izleyeceği yol da önemli.

Libya ve Doğu Akdeniz sahasında gerçekten mühim bir geleceğin inşası var. Ve bu arada birçok taş yerinden oynayacaktır. Birçok şey eskisi olmayacaktır. Onlardan biri de Ayasofya gibi gözüküyor. Haydi hayırlısı.